'Salak' sorunlar üzerinde çatışıyoruz

Hüseyin Şengül

Hüseyin Şengül



RÖPORTAJ: Nihal Altıngövde 07 Haziran 2016, 10:07

Egemenlerin egemenliklerini, toplumu 'salak' sorunlar üzerinde çatıştırarak devam ettirdiğini dile getiren Hüseyin Şengül, “Bu çağda halen Müslümanlık, Alevilik, Kürtlük, Türklük kimlikleri üzerinden bir toplum düzeni tartışması yapıyorsak, bunun adına ne denir? İnsana eylemleriyle değil de, kimliği üzerinden bakmak ‘salaklık’ değil de nedir?” diye sordu. 

Hüseyin Şengül ile söyleşimizin ikinci bölümünde daha çok toplumsal gelişme ve olayları değerlendirdik. Yazı hayatından detaylı bilgiler veren Şengül Türk Edebiyatı hakkında da önemli mesajlar verdi. 

Klasik bir soru olacak ama kendiniz için mi, okur için mi yazıyorsunuz?

Kimileri der ki ben okuyucu için yazıyorum. Yine alaturka bir söz var, özellikle Bülent Ersoy der ya, “Sayın dinleyicilerim, canlarım beni sizler var ettiniz.” Bunu yadırgamıyor ve anlıyorum. Ancak sanat dünyasında böyle bir durum olamaz. Bu bir tartışma konusudur; yazar kendisi için mi okuyucu için mi yazar? Ben bunu bir ikilem olarak görmüyorum ama kişisel kanaatim, ben daha çok kendim için yazıyorum. Yani ben okuyucuya uymam, ama benim yazımın tüketim alanı okuyucudur, işin böyle bir yanı da var. Yine de ben okuyucuya uymam. Yani okuyucuya göre şerbet vermem. Okuyucusu olmadan da insan yazabilir. Ancak yazmanın bir karşılığı olmalıdır ki, bu da asıl olarak okuyucudur. Benim ne okuyucunun düzeyine inmek ne de okuyucuyu kendi düzeyime çekmek gibi bir amacım yoktur! Bunun ilki popülizme, ikincisi propagandaya götürür. Mesela beni yazılarımın, cümlelerimin uzunluğundan dolayı zor okuduklarını belirterek eleştirenler var. Kısa cümlelerle, vurucu yazmamı istiyorlar. Bunu ben birkaç kez denedim ve denediğimde gördüm ki, sığlaşıyorum. Kimi yazılar kısa cümlelerle ifade edilebilir bunu ben reddetmiyorum. Ancak yine de bu bir üslup sorunu.  

Anlaşılır olmayı hedefliyorum

Aslında bu sizin ifade tarzınız değil mi, değiştirmeniz bu anlamda da size zor gelebilir.

Denedim kısa cümlelerle yazmayı, ancak yazılarımın sığılaştığını fark ettim. Kısa cümleler kolay okunur olabilir, yoğunlukta arz edebilir, ama kısa cümleler asıl şiirde anlamlıdır, düz yazıda değil. Yazılarımda didaktik olmaktan kaçınıyorum. Yazılarımda kolay okunmayı değil, anlaşılır olmayı hedefliyorum. Ancak anlaşılır olmak kaygısıyla da yazımı basitleştirmem. İfade etmek istediğim şey neyse, onu bildiğim gibi ifade etmek istiyorum. Kaldı ki tek tip, eşit düzeyde bir okur kitlesi de yok! 

İktidar olgusu üzerinde duruyorum

Yazılarınızda daha çok neyi öne çıkarıyorsunuz, toplumun hangi yönüne hitap ediyorsunuz?

Yazılarımın çok büyük bir bölümü politik yazılar. Bu politik yazıları yazmaktan da bıktım artık. Benzer şeyleri tekrar etme durumuna düşüyoruz zaman zaman. Kaldı ki Türkiye'de konu sıkıntısı çekmek mümkün değil. Yazılarımın kerteriz noktasını iktidar olgusu oluşturuyor! Bütün mesele devlet nedir, iktidar nedir, egemenlik nasıl tesis ediliyor? Devletin ideolojik aygıtları nasıl çalışıyor ve toplum nasıl maniple ediliyor, siyaset dili nasıl yalana boğuluyor? Bu genel yapılar içerisinde insan denilen varlık nasıl bir politik evrim geçiriyor, bu açıları dikkate alarak yazmaya çalışıyorum. 

Biraz sınıfsal bir bakışla mı?

Sosyalist sol bir bakışla değil demokrasiyi odak noktası alarak, demokrasi başlığı altında bunları yazmaya çalışıyorum. Kimlikler sorununu önemsiyorum ama bunu yazarken Kürt, Alevi, İslam vs. bütün bu kimlikler insana ait birer olgulardır, ama bunları yazarken kimlikçiliğe saplanmadan bu sorunların çözümünün mümkün olduğunu, bu çözümün ise esas olarak hukukla mümkün olduğunu düşünüyorum. Temel soru şudur? Bizi toplum olarak birbirine bağlayan şey nedir? Tüm kimliklerin Türkiye Cumhuriyeti altında bir arada olmasını sağlayacak toplumsal moral yapı ne olmalıdır? Bu soruyu çok önemsiyorum.

Size göre cevabı nedir bu sorunun?

Her toplum biçimi üretim ilişkilerine göre kendi devletini, ideolojisini, kültürünü üretir. Toplumu birleştirici derken, bunu kesinlikle tek tip toplum olarak algılamamalıyız. Toplumsal hayattaki bu tek tip dayatması, özgürlüğün ve insan haklarının önündeki en büyük engeldir. 
Bir kere şunun altını çizmek istiyorum. Türkiye’de yaşayan herkes, hangi kimliklere ait olursa olsun, hiçbiri bir diğerinden daha fazla veya daha az haklara sahip olamaz, olmamalıdır. Yani bu ülke, üzerinde yaşayan herkese aittir, kimse kimseyi kovamaz ve herkes aynı söz hakkına sahiptir. Şimdi soruya somut cevaplar arayalım. Osmanlı imparatorluğu bir milletler sistemiydi. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı asker sivil bürokratları tarafından bir ulus devlet projesi olarak kuruldu ve o günün koşullarında elbette önemliydi. Avrupa'da yükselen bir faşizm vardı. Cumhuriyet’in, 6 ok hikâyesi ve korporatizm siyaseti İtalya’daki Mussolini faşizminden esinlenmiştir. Tamam, tarihte olanlar oldu. Şimdi ne yapmalı, neyi esas almalıyız? Bu öyle bir şey olmalı ki, hiçbir kimlik dayatması yapmaksızın, toplumun bütün renklerini kapsasın. 

Bu Müslümanlık olabilir mi?

Toplumda Müslüman olmayanlar da var. Ve daha önemlisi hangi Müslümanlık? Örneğin IŞİD Müslümanlığı mı? Bizi bir arada tutacak toplumsal moral değer Müslüman kimliği olamaz. 

Bu Türklük mü? 

Türk olmayanlar da var. Örneğin, bırakalım kelaynak haline getirdiğimiz azınlıkları, Kürtler var! Devletin adı Türkiye Cumhuriyeti, bunda bir sorun yok ama Türklük, bu toplumu kapsamıyor! İttihat Terakki döneminde Ziya Gökalp’in ideologluğunda oluşturulmaya çalışılan Türklük için, her ne kadar ırk üzerinden değil, hars (kültür) üzerinden bir Türklük dense de, bu durum bir çözüm değil, daha çok sorun üretti. Kan üzerinden konuşma ilkelliği hala yaygın olarak devam ediyor. Milliyetçilik kapitalizme ait bir kavram olmakla birlikte, kapitalizmin tarihi seyri ve özellikle İkinci Dünya Savaşı, milliyetçilik siyasetini geri plana itti. Ancak 1970’lerden itibaren küreselleşen kapitalizm, milliyetçiliğin toplumsal karşılığının boşa çıkarılmasının asıl nedenidir. Fenerbahçelilik, Trabzonsporluluk, Beşiktaşlık, solculuk, sağcılık, muhafazakârlık vs. de çözüm değil. Kısacası hiçbir kimlik çağımızda bir toplumun ortak moral değerine ve bir arada yaşamasına kaynaklık edemez. Elbette insanlar kendilerini kimlikleri yoluyla ifade ederler ve bu bir gerçekliktir. Ancak biz devletle toplum ve toplum bileşenlerinin ilişkilerini kimlikler üzerine kuramayız. 

Peki nedir bu birleştirici unsur?

Ben bunun çözümünün bir tek şeyde olduğunu düşünüyorum. Bu toplumda yaşayan bütün insanları kimlikleriyle kabul edip ama o kimliklerine dayanmaksızın bütün bunları devlet katında eşit kılan insan hakları hukukudur. Bizi bir tek insan hakları hukuku birleştirir. Bu hukuk nedir, tartışmaya gerek yok. “BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”, “Kopenhag Kriterleri” gibi hukuk metinleri var. Bunlar bizi yönetenlerin işine gelmiyor. Bunun için insan hakları kriterlerine uyulmuyor. Egemenler, egemenliklerini bizleri bu ‘salak’ sorunlar üzerinde çatıştırarak devam ettiriyorlar. ‘Salak’ sözcüğünü, tahrik edici olması açısından bilerek kullanıyorum. Bu çağda halen Müslümanlık, Alevilik, Kürtlük, Türklük kimlikleri üzerinden bir toplum düzeni, bir siyasal sistem tartışması yapıyorsak, bunun adına ne denir? İnsana ne yaptıklarıyla/eylemleriyle değil de, Alevi mi, Sünni mi, Kürt mü, Türk mü, Ermeni mi diye bakmak, değerlendirmek ‘salaklık’ değil de nedir? Buna çok üzülüyorum ve bizi yönetenler, bizi birbirimize boğduruyorlar. Egemenler bunu niye yapıyorlar? Yönetmeye ve kamu kaynaklarını soymaya devam etmeleri için!

Diyanet varsa laiklik yok

Kimlikler demişken, şu sıralarda Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın çıkışıyla tekrar bir laiklik tartışması yapılmaya başlandı.
Devlet laik diyorlar. Türkiye hiçbir zaman laik bir devlete sahip olmadı. Diyanet'in olduğu bir devlet laik olamaz. Kimliklerde İslam yazan bir devlet laik olamaz. Dolayısıyla bugünkü pozisyondan hareketle Kahraman’a karşı eleştirel bir söylem geliştirilemez. Gerçi Kahraman dindar anayasa diyerek biraz suyu ısıtmaya çalıştı ama o suda kendileri de yanar!1990’larda Diyanet'in kaldırılmasını isteyen siyasal İslamcılardan şimdi çıt yok. 

Neden istemiyorlar şimdi?

Suyun başına geçtiler de ondan! Bu bir devlet İslam’ıdır. Bırakın toplumu İslam'ı sivil olarak yaşasın diyorlardı. Haydi, kaldırın da yaşayın. Bu kez de diyorlar ki, yok biz birbirimize düşeriz, bir sürü grup çıkar, her bir tarikat kendi bildiğini okur ve bu da çatışma getirir. Hani yetkin Müslümanlardınız? Hani İslam barış diniydi? Hani İslam’da ruhban sınıfı yoktu? Devletten maaş alan bir imamın arkasında namaz kılmayı nasıl içinize sindiriyorsunuz? Niye birbirinizin boğazına sarılıyorsunuz? Demek ki siyasal İslamcılık her zaman kendi içinde çatışma potansiyelleri taşıyor. Neden? Çünkü o, iktidarı hedefler, yani boğazına kadar siyasetin içindedir. Diyanet, devletin bir kurumu olmamalıdır. Devlet ve din ilişkisi, yeniden tanımlanmalı.  

Birazda kitaplarınızdan söz edelim. Kaç kitap yazdınız, devamı gelecek mi?

4 kitabım yayımlandı. Devamı gelecek mi onu zaman gösterecek. Aslında kafamda bir proje var ama açık ifade edeyim, bilgim yetersiz. İnsandaki şiddet konusunu çok önemsiyorum. Elbette bireysel şiddeti yok etmek mümkün değil ama kendime, savaşsız ve toplumsal çatışmaların olmadığı bir dünya mümkün mü sorusunu soruyorum. Şiddetin kaynağı nedir? Buna ilişkin kaynaklar okumaya çalışıyorum, fakat bunu yazabilecek bir bilinç birikimine sahip değilim. Şiddetin kaynağı nedir, güdüsel şiddet, savunmacı şiddet, saldırganlık, şiddetin türleri ve bunun sosyal hayattaki yansımaları. Çok karmaşık bir konu. İkinci olarak, başta da belirttiğim gibi, Türkiye'de sermaye birikiminin tarihini yazmak isterdim. Yine 1970'lerin Türkiye’sini yazmak isterim ama hikâye edici yanımı zayıf görüyorum. Aslında yazmış olmak için yazmak da istemiyorum. Doğrusu kafamda netleşmiş bir kitap projesi yok. Son kitabım olan “Siphos'un  kaderi” deneme şeklindeydi. Deneme tarzında bir kitap daha yazabilirim, ama onlar da okunur olmuyor.

Mesleklerin etiği yok oluyor

Gazetede yayımlanan köşe yazılarınızı kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

Onları toparlasam 3000-4000 sayfayı bulur. Ama ben köşe yazılarını kitap halinde yayınlamayı ayıp olarak görüyorum. Gazete yazısı saman alevi gibidir, kalıcılığı olmaz. Dolayısıyla kitap vasfında değildir, kitaba girmez. Gazete yazıları içinde politik olmayan, tarihsel ve hikâye edici tarzı varsa, bir dönemi anlatıyorsa kitap içerisinde yer alabilir. Bir de, kimi yazar diye geçinenler derledikleri kitaba kendi adlarını yazıyorlar, derleyen demiyorlar. Hatta buna imza günü düzenliyorlar. Çok ayıp. Demek postmodernlik ve onun ürettiği birey böyle ölçüsüz, hadsiz, sorumsuz, saygısız olabiliyor. Bozulan bireyin fikriyatı da bozuluyor! Değerler sistemi alt üst olduğu için ahlak da bozuluyor. Mesleklerin etiği yok oluyor. Postmodern dönem böyle bir dönem, millet ne atsan yiyor ya da aman boş ver diyor.  

Bu farkındalık size umutsuzluk, yorgunluk, hatta acı vermiyor mu?

Veriyor. Ben umutsuzum, karamsarım. Adını hatırlamıyorum bir filozof diyor ki bu postmodern dönem için "Kapitalizm intihar özgürlüğünün dışında bir şey bırakmadı" diyor. Çok içim yanıyor, çok canım sıkılıyor, çok mutsuz oluyorum. Ben asosyal bir hale geldim, ilişki kuramıyorum. Bu toplumda ilişki kuramıyorum. Herkesle aynı düzeyde ilişki kurulmaz tabi onu biliyorum. Farklı farklı arkadaşlarım var ama içten, katılımcı, paylaşımcı bir ortam yoktur. Çevrem yok bu anlamda. Yalnızlık hissediyorum ve umutsuzluk içerisindeyim. Polyannacılık da oynamak istemiyorum, umut lazım falan gibi. Hele hele son 3-4 yıldır Türkiye'deki genel politik gidişattan, korkunç yalanlardan, bu kadar riyakârlıktan, iktidarın keyfiliğinden ve despotluğundan, umut vermeyen muhalefetten, bir fecaat haline getirilmiş bu kentten ve bunların bir toplamı olarak bu müthiş kuşatılmışlıktan nasıl mutlu 

Devlet bizleri çok kötü dövdü

Politikaya neden atılmadınız?

Siyasetin içindeyim ben, bir kere bu devleti yıkmaya çalıştım. Hiç lamı cimi yok Türkiye sol hareketinin çok büyük bir bölümü, Türkiye Cumhuriyeti devletini yıkmayı hedeflemiştir. Biz bu devleti yıkmayı hedefledik, ama devlet bizi yıktı ve çok kötü dövdü. Solun tümü için demiyorum ama önemli bir kesim olarak şiddeti, sisteme karşı verdiğimiz politik mücadele de bir yöntem olarak kullandık. Bunu da görmek lazım. Bu devlet oyunuyla meşhurdur! Bizim karşımıza çok uyanık davranarak ülkücüleri çıkardı. Ülkücüleri kulandı, kullandı 12 Eylül'de onları da dövdü. 12 Eylül darbecileri MHP’nin fikrini iktidar yaptılar ama MHP’lileri de cezaevine tıktılar! Ülkücülerin büyük bir kısmı ‘akıllanmadı’, halen bu zihniyette devam ediyor. Ben gençliğimden itibaren siyasetin içindeydim. Tabi o illegal siyasetti. Ben hayatımda ilk defa Yeni Demokrasi Hareketi'nde bulundum. YDH benim deminden beri anlattığım kimlikçiliğe saplanmadan, sistemden beslenenlerin sistemi değiştiremeyeceği sloganıyla hareket eden bir oluşumdu. Bir umut ışığıydı o dönem için. Sonrasında ise başka bir partide bulunmadım. Siyasi kişiliğim var, ama bunu icra edeceğim politik bir mecra yok.

Keşkelere takılı kalmak kayıptır

Geriye baktığınızda pişmanlıklarınız var mı?

Pişman olmadım ama üzüldüğüm şeyler var. Dürüst ve gerçekçi olmak gerekiyorsa geçmişte keşke olmasaydı dediğim şeyler var. Fakat buna saplanıp kalmamak gerekiyor. Keşkeleri düşünmek insana çözüm üretmez, belki biraz tecrübe kazandırır. Keşkelere takılıp kalmak kayıptır. Erken yaşta illegal siyasete girmem çok yanlıştı. Okumalıydım, olmadı. Olmadı diye de ah vah etmiyorum. Öğretim üyesi olmak içimde bir ukdedir. Hatta bir arkeolog, belki bir edebiyatçı olmak. Yazar Hasan Ali Toptaş’ın “Bir kütüphanede memur olmak isterdim” sözü de cezbediyor beni. Hayatı tümüyle planlayamıyorsunuz. Koşullar, kişinin iç dünyası, çevre her biri şu veya bu ölçüde hayatı şekillendiriyor. Sonuçta şöyle düşünüyorum; sıyrılıp çıkabildin bu cangıldan, daha kötüsü de olabilirdi.

Sen nerdesin ey okur!

Türk edebiyatı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?            

Türk edebiyatı da güçlüdür. 15. yüzyıla kadar giden Türk halk edebiyatını saymazsak, Batı’daki roman geleneği bize büyük bir gecikmeyle 1880’lerden sonra geldi. Gerek Osmanlı’nın son dönemlerinde olsun gerekse Cumhuriyet döneminde değerli edebiyatçılarımız oldu. Bunlara girmenin gereği yok ama şu kadarını söyleyeyim: Halid Ziya Uşaklıgil, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Hasan Ali Toptaş, Orhan Pamuk gibi değerli yazarlarımız var. Sabahattin Ali ile Oğuz Atay’ın değeri sonradan anlaşıldı. Oğuz Atay’ın “Ben buradayım, sen neredesin ey okur” demesi trajik bir cümledir ve hala yüreğimi sızlatır. Kürt edebiyatı daha çok dil yasakları yüzünden zayıf kaldı. Kürt edebiyatının güçlü kalemlerinden Mehmed Uzun’u çok erken kaybettik.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.