AB, ne olacak senin halin böyle!


Münir Aktolga

Münir Aktolga

03 Temmuz 2016, 20:57

Bu çalışma esas itibariyle 2005’de yayınlanan çalışmadan alınan bir bölüm; güncelleştirme amacıyla araya bazı ilavelerde bulundum o kadar... Aradan on bir yıl geçmiş! Ama bu on bir yıl hem ülkemiz, hem de çalışmanın konusu olan küreselleşme süreci ve Avrupa Birliği’nin gelişimi açısından o kadar dolu dolu ki, bugün gelinen noktada birçok parametrenin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini görüyoruz. Örneğin, o zaman, “gelişmekte olan bir ülke” olan Türkiye’de gelişen demokratik halk devrimi süreci hala yükselen bir çizgi izlerken, devrimin lokomotifi rolünü oynayan AK Parti de arkasına küreselleşme süreci ve AB rüzgarlarını alarak “fabrika ayarlarına” uygun bir şekilde iç ve dış dinamiklerin çok boyutlu koalisyonu olarak kendi yolunda ilerliyordu. Bugün ise durum biraz farklı tabi! Bizzat Erdoğan’ın ifadesiyle “artık daha ileriye gidemiyoruz, patinaj yapmaya başladık”!... Öyle ki, giderekten “değiştirmeye” çalıştığımız eski Devlete, onun “yerli-milli” duruşuna sahip çıkarak adeta ondan medet umar hale geldik!... Bunun nedenlerini başka bir çalışmada ele aldığımız için şu an daha fazla bu konunun üzerinde durmuyorum.http://www.aktolga.de/m54.pdf

AB konusunu şimdi neden tekrar ele aldığımıza gelince: İçinde bulunulan süreç bir süredir hem AB, hem de Türkiye açısından bir tür yol ayrımına denk düşüyor. Bu noktaya nereden ve nasıl gelindi önce bir kere daha bunun altını çizmek istiyorum. Sonra da sürecin nereye doğru gittiği sorusuna cevap arayacağız...

Çalışmayı okurken de göreceğiniz gibi AB aslında soğuk savaş döneminin ürünü bir birliktelik olup iki kutuplu dünya düzeninde Avrupa ülkelerinin “biz de varız” deyişlerini ifade ediyordu. Bu nedenle, daha sonra içine girilen “küresel-yeni dünya düzeninde” ABD ve Sovyetler nasıl bir değişim süreci yaşadılarsa, o da, ya ulus devlet bileşenlerine ayrışacak, ya da küreselleşme sürecine uygun bir yeniden yapılanma içine girecekti. Geride kalan dönemde bu iki dinamiğin nasıl içiçe geçtiğini, aradaki mücadelenin nasıl kıran kırana geliştiğini gördük. Bugün gelinen noktada, bir tıkanıklığın ortaya çıktığı, 21.yy paradigmalarına özgü adem-i merkeziyetçi bir yeniden yapılanmanın yolunun açılamadığı koşullarda ulus devletçi merkezkaç kuvvetlerin etkisinin arttığını görüyoruz. Daha ileriye gidilemeyince, önce bir patinaj yapma süreci başlıyor, sonra da eskiye dönerek çıkış yolu eskinin o bilinen yollarında aranıyor! Çünkü hayat durmuyor, devam ediyor; ya ileriye gideceksin, ya da geriye giderek çözümü eskinin içinde aramaya çalışacaksın!... İngiltere’de yapılan referandum ve AB’den ayrılma kararı da bu gerçeğin altını çizdi... Bir yanda 20.yy’ın ulus devletler dünyası, buna ilişkin bakış açıları, diğer yanda ise 21.yy değerleri ve küreselleşme paradigması... Kolay değil, bir yeniden doğuş olayı bu. Toplumsal düzeyde de bir yeniden yapılanmaya tekabül eden bu süreci öyle pürüzsüz yaşayarak gerçekleştirmek hiç kolay değil!...

Doğrudur, bugün bütün Avrupa’da “aşırı sağ” denilen ulusalcı merkezkaç unsurların seslerini daha fazla duyurmaya başladıklarına şahit oluyoruz. Ama inanın bu durum geçicidir; yani AB parçalanmıyor (hani, AB parçalansa da eski Osmanlı mülkü olan Balkanları kurtarsak rüyaları görenler hayal kuruyorlar!!). Geçicidir, çünkü Avrupa’nın sorunlarına artık 20.yy’ın milliyetçi-ulus devletçi paradigmalarına geriye dönerek çözüm üretilemez!... Bu nedenle, enseyi karartmaya gerek yok; ileriye bakmaya, çözümü 21.yy gerçekleri içinde aramaya devam edelim diyorum, su akıyor ve mutlaka yolunu bulacaktır...

Düşünsenize, içe kapanarak, milliyetçiliğe hız vererek 21.yy koşullarında hangi hedefe ulaşabilirsiniz artık?

Bakın Türkiye bile, son birkaç yıldır Osmanlı’yı diriltiyorum falan diyerek rotayı şaşırdı da ne oldu; ulus devlet eşofmanlarını giyerek (“kefen giyme” edebiyatını kastediyorum!) güya 20.yy kulvarlarında öteki ulus devletçilerle yarışa girmeye kalkmıştık; ama baktık ki olmuyor, buralardan bir yere varılamıyor, şimdi tekrar ayaklarımızı yere- 21. yy zeminine basarak “düşman azaltma” sloganıyla “fabrika ayarlarımıza” dönmeye çalışıyoruz!

Amaç gelişmek, ilerlemek değil mi; bunun için artık daha fazla üretip, ürettiklerini daha çok satarak zenginleşmekten başka yol var mı? Doğru, eskiden bunu yapabilmek için güçlü bir ulus devlete, onun güçlü ordularına, silahlarına ihtiyaç vardı. Çünkü, malını daha çok satabilmek için bunlara dayanarak nüfuz bölgeleri yaratmak gerekiyordu. Pazar payını arttırmanın başka yolu yoktu. Ama şimdi öyle mi ya!... İstediğin kadar güçlü ol, güçlü bir ulus devlete, güçlü bir orduya sahip ol, elinde ABD ve Rusya misali en güçlü nükleer silahlar bulunsun, bütün bunlar bir malı daha iyi kalitede ve daha ucuza üretmeden pazar payını daha da arttırabilmenin yolunu açabilir mi?...

Aynı şey Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için de geçerlidir. Bakmayın siz etrafınızdaki hamaset rüzgarına! Yüz-hatta iki yüz yıl geriye dönüp, oradan-“ecdadımızın şanlı tarihinden”, Sultanların maceralarından- hız alarak, reaksiyona- intikama-travmalara dayalı yeni tipten bir Devletçi-milliyetçilik dalgası yaratıp, sanki artık 21.yy da yaşamıyormuşuz gibi 20.yy ruhuyla yükselen bir ülke haline gelmenin başarı şansı var mıdır?

“Patinaj” yapar hale geldik, doğru; kendimizi çaresiz hissediyoruz! Ama, çaresizlikten kaynaklanan hamasetle, geçmişe dönerek kaybolan o güzel günleri geriye getirme hayaliyle bir yere varabilir miyiz?
Bütün bunlara rağmen sakın umudunuzu kaybetmeyin, Türkiye herşeye rağmen yolunu bulacaktır; hem sonra unutmayın, “ay daima gecenin karanlığında doğar” Kolay değil, değişim sadece Türkiye’de yaşanmıyor, yeni bir dünya doğuyor, herşey değişiyor!
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.