Aç gözlü gazeteci kalemini satar

Emek Karakaş

Emek Karakaş



RÖPORTAJ: Nihal Altıngövde 02 Ağustos 2016, 07:52

Gazeteciliğin ve siyasetin aç gözlü insanlar tarafından yapılmaması gerektiğini belirten Gazetem İstanbul Haber Müdürü Emek Karakaş, “Çünkü gazeteci aç gözlü ise kalemini, siyasetçi aç gözlü ise vatanını satar” dedi

Gazetemizin köşe yazarları ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiler kapsamında Haber Müdürümüz Emek Karakaş ile konuştuk. 20 yılı aşkın süredir gazetecilik yapan, mesleki deneyimlerini genç gazeteciler ile paylaşırken sektörel sorunlara da dikkat çekti. Gazetem İstanbul'un işleyişinden örnekler de veren Karakaş, yerel basının ulusal basına göre daha özgür olduğunu savundu.

Sizi tanıyablir miyiz?
1978 Kahramanmaraş Elbistan doğumluyum. Küçükyapalak Köyü'nde doğdum Küçükyapalak Köyü'nü özellikle söylemek istiyorum. Çünkü bütün arkadaşlarım benim köyümü bilir, ismiylede dalga geçerler hatta. Bunun birde büyüğü var hemen söyleyeyim.

Anlamı ne biliyor musunuz?
Yapalak bir baykuş türüymüş. Ama işte hep bir hikayesi vardır ya, bizimki de öyle, iki kardeş gelmiş biri bir köye yerleşmiş, diğeri hemen yan köye yerleşmiş. 200-300 yıllık belki daha da fazla bir tarihi olan bir köy ama şu an öyle çok kalabalık bir köy değil.

Eğitim hayatınızdan söz edelim mi birazda?
Tabi, ilkokul ve ortaokulu köyde okudum. Liseyi İstanbul'da okudum.

Lise yok muydu köyünüzde?
Vardı ama Elbistan'da vardı, köyde yoktu. Elbistan bize yakın, diğer arkadaşlarım orada gittiler zaten liseye. Ama bizim ailemizde daha iyi yerde okusun, daha iyi bir eğitim alsın yaklaşımı vardı. Bu nedenle annemle babam beni İstanbul'a ablamın yanına gönderdiler. Liseyi İstanbul'da okudum, o sırada annemi kaybettim lisedeyken.

Başınız sağolsun, rahatsız mıydı?
Sağol canım,yok, trafik kazasından. Daha sonrasında lise eğitimimi tamamladım ve Elbistan'a giderek dersaneye orada gittim bir sene. Sonra üniversiteyi kazandım, İzmir Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okudum. Her zaman istediğim bir şeydi gazetecilik.

İstediğin bir bölümümü okudun? 
Kesinlikle. Liseden itibaren gazeteci olmak istiyordum. Daha öncesinde ne olmak istiyorsun diyenlere öğretmenlik derdim. Öğretmenlik çok kutsal bir meslek ama benim kendime uygun bulduğum, sevdiğim bir meslek değildi.

Gazeteciliğin  ağır basma sebebi neydi? 
Ben Tayfun Talipoğlu'na aşık oldum.

İşte duymak istediğim cevap, tam tahmin ettiğim gibi...
Şimdi baktığımda adı aşk mı bilemiyorum ama o zaman aşk diyordum, büyük bir hayranlıktı sanırım. Tayfun Talipoğlu 90'lı yılların başında haber muhabirliği yapıyordu ve çok hoşuma gidiyordu, onun değişik bir tarzı vardı.

Babam 'kızım öğretmen olsan daha iyi olmaz mı' dedi. Bayanlar için öğretmenlik ideal bir meslektir ya. Ben gazeteci olmak istiyorum dedim ısrarala o da ses çıkarmadı. Hatta Elbistan'da dershaneye gittiğim ilk gün kulakları çınlasın Mehmet Günalmış isimli edebiyat öğretmenimiz herkese gitmek istediği bölümü sordu. Ben gazetecilik dedim. Hiç unutmuyorum "Ooo senin gözün çok yükseklerde" dedi. Göreceksiniz ben kazanacağım orayı dedim. İlk tercihim  Ege Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü'nü kazandım. Zaten diğer tercihlerimin hepsi de gazetecilik ve iletişim fakültesiydi. İzmir'e gittim 4 sene okudum ve hayatın, gerçeklerin benim hayal ettiğim gibi olmadığını anladım.

Ne zaman, okurken mi, okul bittikten sonra mesleğe başladığınız zamanlarda mı?
Okurken anladık. İzmir'de olmak zaten gazetecilik eğitimi alan birisi için en büyük dezavantajdı. İstanbul, Ankara iş olanağı biraz daha yüksek, öğrenciyken çalışabileceğimiz yerlerin çok daha fazla olabileceği şehirler. İzmir'de bu daha kısıtlı. Eğitim anlamında zaten bizim hiçbir şekilde hayalimizdeki eğitim yok. Yani koskoca fakültede iki tane fotoğraf makinasi vardı.

Beklentileriniz çok daha fazlaydı değil mi?
Çok daha fazla. İdealleriniz beklentileriniz çok fazlayken okula gidiyorsunuz iki tane fotoğraf makinası var ve onu da alabilmek için hocalarla mücaadele ediyorduk. Onlarda vermemek için uğraşıyordu. Ben 1995 girişliyim üniversiteye, 20 sene öncesinden söz ediyorum. Bir tane panosonik düğün kamerası, şimdilerde düğünlerde kullanılmıyor onlar, yine o kamerayı alabilmek için bayağı bir mücaadele ediyorduk.

Okul bittikten sonra neler yaptınız?
Okul bitti ne yaptık, öyle sudan çıkmış balık gibi bir kaldık önce. Bizim mesleğin şöyle bir dezavantajı var. Bir kere zaten okuldayken kendini geliştirmek zorundasın, haber yazmayı bilmek zorundasın, ortamlara girmek zorundasın. Biz onu az biraz yaptık diyelim ama İzmir'de okuyup İstanbul'a gelince ve İstanbul'da bir çevre olmayınca zaten büyük sorun yaşanıyor. Ben Ankara'ya gittim, ablam orada oturuyordu. Bir iki yerel gazetede çalıştım. Daha doğrusu yerel gazete kavramını da bilmiyorduk. Üniversitede bize yerel gazete denilince Yeni Asır örnek gösteriliyordu. Yeni Asır Gazetesi 100 küsur senelik bir gazete. Özellikle İzmir'de okuyanlara böyle bir şey öğretilmedi, gösterilmedi zaten. İşte ben de oraya başvur, buraya başvur uğraştım o dönem. Ailem ısrarla başka sektöre yönelmemi istiyordu bankacılık gibi. Benim ideallerim var ben kesinlikle gazeteci olacağım diyordum.

İstanbul' a gelişiniz?
1999'da mezun olmuştum, Eylül ayında İstanbul'a geldim ve burada  bir dergide çalıştım. 2000'lerde Manşet Gazetesi burada açılmıştı, Erhan Kızılyar başındaydı. Üniversiteden arkadaşım Yasemin de Avcılar'da oturuyordu ve bana böyle bir gazete var eleman arıyorlar dedi. O şekilde ben yerel sektöre girdim, Manşet Gazetesi'nde çalışmaya başladım. Bir ara 3-4 ay gibi bir Hürriyet maceram oldu. 2001 krizinde atılanlardan olduk biz. Sonra Yaşam Gazetesi'ne girdim 13 sene kadar uzunca bir dönem bu gazetede çalıştım. 2013 yılında Yaşam'dan ayrıldım bir hafta sonra Ali Tarakçı aradı beni işten ayrıldığımı öğrenmiş. Ben aslında biraz dinlenmeyi düşünüyordum. Ama Ali Bey editöre ihtiyacımız var dedi, kabul ettim ve Gerçek Gazetesi'nde çalışmaya başladım. Daha sonrasında Gazetem İstanbul.

Her önüne gelen gazeteci oluyor
Uzun bir süreç aslında gazetecilik için. Özelliklede yaşanan zorluklara rağmen ısrarla sektör değiştirmeden meslekte kalmak, çünkü sıkıntılı.
Gerçekten çok sıkıntılı. Sektörle ilgili en büyük sıkıntım; 20 seneyi bitirdim meslekte, diplomamızın hiçbir işe yaramadığını gördüm. 4 sene okudum, tabir-i caizse dirsek çürüttüm. Çok farkılı alanlardan gelen kişilerle aynı işi yapıyorum. Yani sabah kalkıp gözünü açıp ya ben bir gazete kurayım, ben gazeteci olayım diyen insanlar geliyor bizim sektöre giriyorlar. En büyük sıkıntımız bu aslında. Ben mesela sabah kalkıp hadi ben bugün bir davaya gideyim deyip gidip avukatlık yapamıyorum, ya da gidip kasap olamıyorum. Ama işte bir avukat gelip bir köşe yazıp, bir haber yazıp bana gazetecilik cakasını satabiliyor. Bir de böyleleri var yani, ya bir yerini bil bari. Tamam geldin yapıyorsun okey ama bir de yerini bil, sessiz kal, gelip gazeteciliği bana satma yani, birde bunu yapıyorlar. Benim mesela sektörle ilgili en büyük sıkıntım bu, bir de bizim sektörde emeklilik diye bir şey yok. Ölene kadar gazetecisin. Gelmiş adam 75-80 yaşına Hürriyet'te Yalçın Bayer halen köşe yazıyor. Ya adam bir git artık, yerini birine bırak.

Küskünlükleriniz,dargınlıklarınız olmadı mı?
Ben bu soruyu kendime çok soruyorum. Gazetecilikten bıktım mı, yoruldum mu diye. Yorgunluk kesinlikle var o kadar senenin üzerine. Ya da üniversite sınavına girsem tekrar ne yazarım diye düşünüyorum. Başka bir şey hiç aklıma gelmiyor biliyor musun?

İsteseydim hukuk da okuyabilirdim
Belkide kendinizle özdeşleştirdiğiniz bir meslek olduğu içindir...
Belki bana çok uygundu, bir de ben kendimi övüyor gibi olmayayım ama aldığım puanla hukuk, uluslararası ilişkiler, siyasal bilimler gibi bölümlerin hepsine girebilecek durumdaydım. Ama bunların hiçbirini tercih etmedim. Tüm tercihlerimi gazetecilikten yana kullandım. Bugün olsa bugün de yine aynı şekilde yapardım diye düşünüyorum. Ben hiç keşke hukuk okusaydım demedim örneğin. Sadece mesleğin içinde bulunduğu durumdan ötürü keşke hukuk okusaydım diyorum. Hukuk diplomam olsaydı ama yine gazetecilik yapabilseydim. Çünkü bunun örneklerini görüyoruz. Hürriyet'te dahil, iki-üç iş değiştirdim, ama kimse bana diplomanı getir bir bakalım demedi. Başka fakülte mezunuda olsaydım hiç farketmeyecekti. Diploma benim babamın duvarında asılı. Ulusal ve yerel basına baktığımda gazeteciliğin tamamıyla bir araç olarak kullanılması beni çok üzüyor. Gazeteciliği kullanmayın arkadaşlar, başka bir şeyi kullanın. Birine vurmak için de gazete kullanılıyor, birini övmek için de gazete kullanılıyor.

Bazı şeyler zamanla gelişir, daha iyiye gider, gazetecilikte tam tersi mi oluyor?
Aynen öyle, daha kötüye gitti. 20 sene önce ulusal basında gazeteciler vardı, halkın tanıdığı, bildiği. Üniversiteye gidene kadar onları duayen olarak bilip de daha sonradan duayen olmadıklarını gördüğüm isimler. Sokağa çık halen 20 sene önceki gazetecileri sana sıralarlar. Şu an gazeteci ismiyle bilinen gazeteci yok çünkü hem imkan verilmiyor, hem de gazeteciliği araç olarak kullanan kişiler bu sektörde ya da gazeteci olup mesleğini başka amaç için kullanan kişiler fazlaca.

İleride gazeteciliğin layık olduğu  yere gelme ihtimali gibi belkide ütopik bir hayaliniz var mı?
Gençler belki. Yeni mezunlara baktığım zaman biraz daha hevesli, biraz daha mesleğe dair iyi şeyler yapacaklar gibi geliyor. Ama çok da umutlu değilim açıkçası. Çünkü gazetecilik maalesef siyasetle o kadar içli dışlı hale geldiki hem yerelde hem ulusalda. Maalesef  yandaş candaş bir konum aldı. Yandaş olmak kötü evet candaş olmak da kötü. Sen muhalif bir gazeteciysen ya da gazeteysen bir tarafında candaşısın. Sana da candaş gazeteci deniliyor bu da kötü.

Siyasi görüşümü işime karıştırmam
Siz kişisel olarak taraf olan halinizi nasıl bertaraf ediyorsunuz?
Benim bir siyasi kimliğim var, bu benim genetik kodlarımdan gelen bir siyasi kimlik, eğitimimden de, ailemden de, en başta doğduğum Küçükyapalak Köyü ile gelen bir siyasi kimliğim var yani. Bunu da hiçbir zaman saklamam. AK Partilisi de bilir, CHP'lisi de bilir, MHP'lisi de bilir. Ama ben mesleki ilişkilerimi de insani ilişkilerimi de kendi siyasi kimliğim üzerinden kurmam. Yani en basiti; Kişisel olarak ya da geldiğim o kimlikten dolayı siyaseten farklı düşünen insanlara daha bir farklı bakmam, yaptığım haberleri de bunun üzerine kurmam. İnsanlar bunu bilir, ben bunu oluşturmuş durumdayım.

Bunu sağlamakta isminiz gibi emek ister...
Benim şöyle bir şansım var, gazeteciliğe başladığım dönemde gazetecilik bu kadar ayrımda değildi, illaki bir yandaş illaki bir candaş olacaksın noktasında değildi. Belki şu dönem başlamış olsaydım bunu sağlayamazdım. 1999'da üniversiteyi bitirip başladığımda halen mesleği yapabiliyorduk. Gidip bir MHP'liyle röportaj yapabiliyordum, gidip HDP'li ile de ki o zaman HADEP'ti, röportaj yapabiliyordum, CHP'li ile de yapabiliyordum, o zamanın Refah Partilisi ile de yapabiliyordum. Bu insanlara gazeteci olarak giderdik. Halende öyle, "Emek zaten belli, o yüzden bu haberi yapmıştır" düşüncesi asla yaşanmamıştır.

Haber müdürlüğü yapıyorsunuz. Çok önemli haberlerde de imzanız var.... 
Her ay İBB Meclisi toplantılarını takip ediyorum.

Peki, ileride hedeflerin arasında var mı başka bir şeyler yapmak? 
Gizli niyetler (Gülüyoruz) Yok aslında ben çok açık bir insanımdır.

Kitap yazmayı düşünüyor musun? 
Yok yok, yok öyle bir isteğim, hevesim inan hiç yok. Ben yazmaktan herhalde çok yoruldum. O yüzden artık bir şey yazmak istemiyorum. Okumayı çok severim, okurum mutlaka. Hani işin yoğunluğu içinde bunları düşünmeye bile fırsatım olmuyor en doğrusu. Çünkü biz çok yoğun çalışıyoruz, sen şahitsin. 6 gün boyunca aynı işi yapıp aynı gazeteyi çıkarmak zorundayız ve bunu en iyi bir şekilde yapmaya çalışıyoruz. Haftada sadece bir gün iznimiz var, onda da ne yapsamın teleşıyla gün bitiyor. O yüzdende şu an için geleceğe dair bir fikrim yok, sadece geleceğe dair klasik bir Ege kasabasında emekli olup yaşama isteği var. Ben o Ege kasabamı da buldum.

Neresi?
Marmaris, Bozburun. Çok güzel bir yer. Ama oraya gitmek için sanırım çok erken.

Ekonomik anlamda da beklentinin çok olmaması gereken bir meslek değil mi gazetecilik?
Ben gazetecilik ve siyasetin aç gözlü insanlar tarafından yapılmaması gerektiğini düşünürüm. Çünkü gazeteci aç gözlü ise kalemini satar, siyasetçi aç gözlü ise vatanını satar. Bunun da örneklerini yaşıyoruz zaten, bizim kendi mesleğimizde de yaşıyoruz, siyasette de yaşıyoruz. Gazetecilikte mesleğini düzgün yaparsan çok fazla ekonomik anlamda bir gelir elde etme şansın yok. Özellikle benim reklam yönüm hiç yok. Adam bir kere hayır dediyse benim için hayırdır. Bir daha asla, ölsem de o adamdan bir şey alamam, bir şey isteyemem çünkü utanırım. Yerel basında özellikle sistem biraz daha sıkıntılı yürüyor, mecburiyetler var tabi, ben şimdi reklam alan arkadaşları da tenzih ederim, şartlar bu. Yerelde reklam almak, abone yapmak zorundasın, çünkü gelir yok. Evet yerelde biz bunları yapmak zorundayız. Ama bu iş öyle bir noktaya geldi ki, abonenizin haberini yapar, reklamını aldığımız kişiyi daha geniş görmek durumunda kalırsınız. Sadece reklam almak için gazete yapanlar var. Bayram ilanlarını, özel günleri hesaplayıp belediye aboneliklerini de işin içine katarak hesap yapıp gazete çıkaranlar var.

Bunlara da bir kriter getirilmek zorunda aslında.
Kesinlikle getirlimek zorunda. En azından yazı işleri müdürü iletişim fakültesi mezunuu olmalı. Sahibinden bahsetmiyorum, çünkü sermaye başka bir şeydir. Çalışanlarının bir kısmı en azından iletişim fakültesi mezunu olmalı, reklamlarına kriter getirilmeli. Eğitimler verilmeli. Bugün bakıyoruz Türkçe'den bihaber kişiler gazetecilik yapıyor. Haber dilinden de vazgeçtim Türkçe'den uzak gazeteciler, gazeteler var. İnsanların kişiliği ile ilgili benim herhangi bir derdim yok, onları kesinlikle aşağılamak gibi bir duruma da girmek istemem ama gazeteciyim diyorsan kendine dil kurallarını bileceksin, noktalama işaretlerini bileceksin. Maalesef o da yok. 

Bu meslek sahada öğreniliyor
Gazeteciliğe sizin gibi gönül vermiş gençlere önerileriniz neler?
Eğer gazetecilik okuyacaklarsa, benim gibi sevdiği mesleği yapma uğruna okusunlar. Ama okurken de mutlaka ama mutlaka kendilerini geliştirsinler. Mutlaka az ya da çok parasına bakmadan bir gazeteye girsinler. Bu meslekte okul çok önemli ama, gerçek anlamda sahada öğreniliyor. İnsanlarla iletişim sahada öğreniliyor. Haber ne kadar çok yazarsan haber dilin o kadar çok gelişiyor. Haber kokusu alma dışarda öğreniliyor, okulda bunun teorisini alsınlar ama uygulamasını asla gözardı etmesinler. İlk meslek yıllarıma baktığımda bizde bir deli cesareti vardı. Bugün mesela aynı şekilde cesur davranabilir miyim bilmiyorum. Düşünün Esenler'de metro yapılıyor, iki üç apartmanda çatlaklar oluşmuş, o binaları boşaltmışlar, 5-6 katlı bir bina. Ben o binanın en üst katına çıkıyorum, içerde bir yere gidememiş birkaç kişinin sorunlarını dinliyorum, haber yapayım diye. Benim o binada başıma bir şey gelse hayatta kimsenin ruhu duymaz. Şimdi bana trilyonlar verseler öyle bir binaya çıkmam, asla çıkmam.

Hayattan Emek olarak keyif almayı öğrendim
Son olarak benim ve ofisteki diğer arkadaşlarımızın ama en fazlada bu konuda size sürekli takılan Ali Tarakçı'nın merak ettiği bir sorum var. Sevgilin var mı?
Bu soruya cevabım hayır, yok. Bazen Ali Ağabey şaka olarak takılıyor evde kaldın gibi sözlerle ama ben 38 yaşındayım, 35 yaşımdan önceki dönemde bunlara takıyordum, geleceğim nasıl olacak, yalnız mı olacağım gibi sorularla kendime. Birde arkadaşlarım evleniyordu, bir kısmı da bana, 'kedili yaşlı bir kadın olacaksın' diye takılırdı. Bunlara o dönemler üzülüyordum. Şu an  öyle bir derdim yok, olursa olur, olmazsa olmaz. Hayattan Emek olarak keyif almayı öğrendim. Allah kahretsin diye karalar da bağlamıyorum. Dediğim gibi olursa olur olmazsa olmaz. Gazete ile ilgili sadece şunu söyleyeceğim burada ciddi ve çok güzel bir ekibimiz var. Sen, Ekrem, Türkan, Barbaros, Mehmet Ali, Sedef, Zeynep, Burak, Meral Abla  hepimiz güzel bir ekibiz. Bunun tepesindeki insanlarda Ali Tarakçı ve Mehmet Mert. Biz iyi bir ekibiz ama bu iyi ekibi biraraya onlar getirdi. Şimdi de patronlarını övüyor diyecekler... Her ikisi de patronluk noktasında bizi özgür bırakan insanlar ve bizi anlayabiliyorlar. Habercilik anlamında da sıkıntı yaratmayan, hiçbir zaman müdahalede bulunmayan insanlar. O yüzden de bu ekiple çalışmakta çok keyifli, umarım bu durum aynı şekilde devam eder.

Birlikte çalışıyoruz, birbirimizi iyi tanıyoruz. Ama takip ettim mesleki anlamda çok sert açıklamalar yaptınız. Bunu dobralığınıza mı bağlıyorsunuz?
Benim hayatım 35 yaşımda şöyle bir evrilmiştir. Hani Cahit Sıtkı'nın '35 Yaş' şiiri vardır ya bizde hep yolun yarısı deriz. Bu yaş benim için ciddi manada hayatımı değiştiren bir yaş olmuştur. Hayata daha farklı  bakmaya başladım, olgunlaşma mı, hayatı daha iyi anlama mı, kendini daha iyi tanımamı sağladı. Ben 35'imden sonra kendime daha çok önem verir hale geldim. Kendimi tanır hale geldim. Ciddi anlamda her halimde değişikliğe sebep olmuştur. İşimi dahi değiştirdim ben 35'inde. Bu yaştan sonra ben birazcık daha ketum, birazcık daha mutsuz, birazcık daha keyif almayan bir Emek'tim. Üzüntülerim beni mutlu mu ederdi, onlar mı beni ayakta tutardı bilemiyorum. Alışmıştım daha doğrusu o monotonluğa. İşte 35'imden sonra dedim hayat güzel ya. Hayat öyle kötü falan değil, hayat çok güzel. Emek sen çok değerlisin ve 3 günlük dünya hikayesi varya, cidden 3 günlük dünya, yaşa gitsin dedim. Benim hayat felsefem bu oldu. Tabiki üzüldüğüm şeyler var, kişisel anlamda üzüldüğüm şeyler var, memleketime ciddi anlamda üzülüyorum, bazen hafakanlar basıyor gördüklerimden, duyduklarımdan. Ama mutlu olmak için bir şey aramıyorum, aldığım her nefes artık beni mutlu ediyor diyebilirim. Arkadaşlarımada hep bunu söylüyorum biraz geniş olmak gerek, bu dünya böyle üzüntülerle geçirecek zamana sahip değil. Bir bakıyoruz hayat bitmiş. Bazen asabiyetimde fazla oluyor. Ama içimde biriktirmem anlık tepkilerim olur. Kindar değilim mesela, asla kin tutmam, kimseye karşı küskünlüğüm yoktur. Kızarım evet ama o geçer. Dobralık meselesine     gelince de hep böyleydim sanıyorum. Bazen Ali Ağabey (Tarakçı) asabi kızım diyor bana. O asabilik değil aslında. Bir ara insanları kırar mıyım, üzer miyim diye düşünürdüm, sonra baktım ben daha çok üzülüyorum, kırılıyorum. Mümkün olduğunca kendimi ifade etmeye çalışırım ki kendini ifade edemediğin noktada sorun başlar. Belki ifade ettiğinde tartışırsın, kavga edersin, barışırsın belki barışmazsın ama en azından kendini doğru tanıtırsın. Bu da insanlala iletişimin nasıl olması gerektiğini ortaya koyar. Herkeste ona göre yaklaşır sana, ben bunu yapmaya çalışıyorum en azından.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.