Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar…


Sinan Yerebakan

Sinan Yerebakan

17 Kasım 2016, 20:35

Sanırım 2000 Yılının Temmuz’uydu. 

O zamanlar Irak’ta çalışıyor, Bağdat’ta kalıyoruz. 

Bir haber için Necef’e gidiyorduk. Altımızda çok eski sayılmayan sekiz silindirli, geniş tekerlekli bir Amerikan Buick. Hava sıcak mı sıcak ama klima öyle bir soğutuyor ki, böbreklerimin üstüne sanki buz koymuşlar… 15 dakikada bir durma ihtiyacı hasıl oluyor. Tabi bizim böbrekler  biraz rahatsız ondan olsa gerek..

Bir ara “Ya şu Saddam yolları biraz daha geniş yapsaydı iyi olmaz mıydı” diye konuşmuşum. Iraklı şoförümüz bizi ikaz etme mecburiyetinde hissetmiş olacak ki; sağ elini kaldırarak dikiz aynasından  birkaç kelime söyleyiverdi.  “Benim başkanımın adını ağzınıza alırken dikkatli ol, sadece Saddam olarak kullanma! Lütfen Seyyid- ül Reis veya President Saddam Hüseyin deyin ona. 

Tabi bizim saygısızlık etmek gibi bir niyetimizin olmadığını daha sonraları anladı ancak o anda hem rejime sıkı sıkı bağlı olduğunu hem de hafiften muhaberatın adamı olduğunu hissettirmişti bana. 

Yıllar sonra yani 30 Aralık 2006 yılında Ankara da asker iken Saddam Hüseyin’in ölüm haberini aldım. Ne yalan söyleyeyim müteessir oldum. Lâkin sevmeyeninden çok seveni vardı Irak’ta. Ve daha karanlık günler yaşadı. Netice ortada!

Bizzat şahidim
Saddam zamanına ve Saddam’dan sonraki ülkenin değişen şartlarına bizzat şahitlik ettim. 

Eskiden Bağdat’ın lüks lokantalarının herhangi birinde 5 dolara 3 kişilik bir masa donatabilirdiniz. Öyle ki İstanbul’da o masayı 100 dolardan aşağı kurmak mümkün değildi.

100 dolar bozdursanız aldığınız paraları poşetle taşımak zorunda kalıyordunuz. Her biri 250 şer dinar olan 100 er adet banknotlardan oluşan 20 koçan veriyorlardı. Bizdeki gibi her gün dolar kuru değişmiyordu. Her zaman aynı miktarda dinar alıyorduk. İyi ama cebimizde taşıyamıyorduk, sırtımızda küfe ile geziyorduk adeta...

Arap mutfağının bol baharatlı yemeklerini tatma imkânımız da oldu değişik lokantalarda. Bazı aşçılarla ahbap olmuştuk. Çoğu zaman ne istediğimizi sormazlardı bile. Bizi gören garsonlar ‘bugün yine iyiyiz’ edasıyla yemekten sonra ayrı ayrı yanımıza gelir, bir isteğimizin olup olmadığını sorarlardı. Bir çanta dolusu para koçanını taşımakta zorlandığımızı biliyorlardı… Sağ olsunlar yükümüzü azaltıyorlardı. 

Hazret-i alinin huzurunda
İsterseniz mevzumuza dönelim hikaye yarım kalmasın. Nihayet Necef’e vardık. Derhal Hazreti Ali Efendimizin huzuruna koştuk ziyaretimizi yaptıktan sonra yine duramadık, bir yandan ben diğer yandan arkadaşlar gazetecilik nükseden refleksi ile farklı açılardan fotoğraf çekmeye başladık. Baktım yanımdaki arkadaş beşinci makarayı sarıyor. O zamanlar Dijital makinelere yeniş geçilmişti daha. Ama henüz oturmamıştı. Eskiler alışkanlıklarını kolay terk edemiyorlardı tabii. Perdenin açılıp kapandığını hissetmeli, makaranın döndüğünü duymalıydı. 

Çıkan filmde sürprizler olabiliyordu, hatalı ışık, hatalı İSO ayarları canınızı sıkabiliyordu. Filmlerin yıkanması ustalık istiyordu sonra. Bayat solüsyonlar emeklerinizi zayii edebiliyorlardı. 

Buna rağmen yeni teknolojiye geçiş zaman aldı. 

Türbenin etrafında bulunduğumuz süre içerisinde 7-8 ayrı cenaze geldi çıktı ve her biri birer tur attırılıp sonra defnedilmeye götürülüyordu. Biliyor musunuz Necef kabristanı dünyanın en büyük mezarlıklarından biridir. Müslümanlar burada yatan mübareklere yakın olmak istiyorlar. 

Hava yavaş yavaş kararmaya başlamışken Kerbela için çıkma vakti gelmişti. Necefin muhteşem manevi atmosferinden, felafel ve baharat  kokulu dar sokaklarından ayrılarak yola koyulduk.

 Ve yine bağdat
Seher vakti bir başka olurdu Bağdat. Güneş doğmadan kaldığımız evin terasına çıkardım. Yavaş yavaş kokularını salmaya başlayan Mezopotamya  bitkileri mest ederdi o saatlerde insanı.

Kıble istikametinde bir petrol kuyusu borusunun ucunda sürekli yanan bir alev, ilk bakışta dikkatimi çekerdi. Güneş doğduktan sonra bahçeye iner ve salıncakta bir süre dinlendikten sonra çalışmaya başlardık. 

Bir seneye yakın kaldığım Bağdat, hayatımın en güzel günlerini yaşadım ki hala hatırlarım. Ne zaman ki ülke işgal edildi ve rejim değişti tadı tuzu kalmadı. Şimdi nerede Bağdat’ın o huzurlu havası? 

Bilmem vatanın ve devletin ne kadar değerli olduğunu gençlere nasıl anlatsak? Bazı şeylerin kıymeti  elden çıkınca anlaşılıyor ancak. 

Dili ve kültürü yabancı insanların, kıtalar ötesinden gelip söz ve güç sahibi olmasının ne demek olduğunu biliyor musunuz? Ben bu utancı Iraklılarla birlikte yaşadım. Unutamam!

Bağdat’ı Bağdat yapan değerlerin hürmetine tekrar huzurlu günlerine kavuşmasını dileğiyle… 

Ne derler bilirsiniz: Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
halid - 3 hafta önce
Bilmem vatanın ve devletin ne kadar değerli olduğunu gençlere nasıl anlatsak? dedin ya,,, biliyorsun ama sevindim .. anlatmak için bu çaba da boş değil sevgili yazar, Bazı şeylerin kıymeti elden çıkınca anlaşılıyor pek tabii ama dünya işte,,, sevindim bu satırlara
Avatar
Sadık Kahraman - 3 hafta önce
Hayırlı olsun kardeşim, hatıraların ve tecrübeni keyifle takip edeceğiz. Eline sağlık.
Avatar
Ekrem Çalkılıç - 3 hafta önce
Çok başarılı bir yazı
Avatar
bahattin onan - 3 hafta önce
kıymetli abiciğim, yazınız çok güzel olmuş tebrik ederim. Allahü teala muvaffak etsin