Denizlerin bekçisi yok oldu...

Necati Durmuş

Necati Durmuş



30 Nisan 2015, 10:10


Necati Durmuş… dile kolay, 40 yıllık balıkçı. Mesleğe, deyim yerindeyse çekirdekten başlamış. ‘Balıkçılık ata mesleğimiz’ diye söze başlıyor, ‘ama mesleğin ilk sahipleri gayrimüslimler’ diye ekliyor. Durmuş, ‘işimi severek yapıyorum’ derken yüzü gülüyor. ‘Bizi apar topar Beylikdüzü’ne attılar’ derken kızıyor. ‘Denizlerin bekçisi yok oldu’ derken dalıp gidiyor...
Nicedir komisyonculuk yapan usta balıkçı ile denizlerin, balığın ve halin ahvalini konuştuk.


Söyleşi: Engin Kaban


Sizin serüveninizle başlayalım.
İsmim Necati Durmuş. Balıkçılık benim baba mesleğim. Babam 1952 yılında Bayburt’tan kaçıp İstanbul’a geliyor. 17 yaşında. Önce  
inşaatlarda çalışmaya başlıyor. Daha sonra hasbelkader balıkhaneye düşüyor yolu. Daha doğrusu bir arkadaşını ziyarete gidiyor ve  öylece başlıyor. Babam o gün bugündür bu işin içinde. Ben 1970’li yıllarda öğrenciyken hale gidip geliyordum. O zaman hal  Azapkapı’daydı. 1976’dan sonra ben de bu işin içine girdim. İşe teknelerden, gırgır teknelerinden başladım.Şimdi balığın pazarlamasını  yapıyoruz. Eskiler bu mesleğe kabzımallık demişler. Kabzımal, alıcı satıcı demek. Alım satım yaparız ve belli bir komisyon alırız. Ama  eskiden bu meslekte dürüstlük vardı. Özellikle eski esnaf çok iyiydi. Bizim paramız ödenirdi. Biz motorların parasını rahat rahat  öderdik. Herkes aldığını verdiğini bilirdi. Tabi şu an Türkiye’de şartlar çok bozuk. O eski özgüven ve dürüstlük kayboldu. Yine de bu iş    çok güzel bir iş. Ben mesleğimi severek yapıyorum.

Peki, hal nasıl kurulmuş, bugünlere nasıl gelmiş, bize halin tarihçesini özetleyebilir misiniz?
Balıkçılığın tarihi Konstantinopolis’e kadar uzanıyor. O zamanlar dalyancılık yapılırmış. Gerçi dalyancılık birkaç yerde Beykoz’da, Anadolu Feneri’nde bugün de yapılıyor. Tabi aynı zamanda kürekle çekilen kayıklar da varmış. Balık halini ise 1940’larda ilk kuranlar Yahudiler, Ermeniler, Rumlarmış. O zamanlar ilk motorlu tekneler kullanılmaya başlamış ve yurt dışından ağlar getirilmiş. İlk hal Yağkapanı’nda (Eminönü) kurulmuş.  Sonra biraz daha büyütülerek Azapkapı’ya geçmiş.  1983’de ise burası bize 12 Eylül’de hediye edildi.  Devlet, alın ömür boyu kullanın, 100 yıl kullanın dedi. Şimdi ise hali Beylikdüzü’ne taşıyorlar. Neden anlamıyorum.

Hemen soralım. Halin taşınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında yaşamadan, görmeden bir şey söylemek doğru olmaz. Ne olacağını bilmiyoruz. Nihayetinde bir yatırım olacak, belki daha iyi de  olabilir, ama İstanbul’un trafiği
en kalabalık yerine balıkhane yaptılar. Üstelik Beylikdüzü’nü, oraları biliyorsunuz. Kışın, hele ağır kış  şartlarında çok sorun olacak. Hele buzlanma karlanma olduğunda. Daha önce Hastal dediler. Orası daha uygundu. Ama sonra ne  olduysa, bizi Beylikdüzü’ne gönderdiler. Niye yaptılar, anlamıyorum, doğrusu bizi aşar.

Çeşitli söylentiler var, buraya otel ve rezidans yapılacağı söyleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? 
Söylenti çok, herkes bir şey söylüyor. Ama bilmiyoruz. Aslında içimizden bir grup ‘rahatsız’ insan çıktı. Yanlarına da dışarıdan birilerini  almışlar, gidip biz yeni balıkhane istiyoruz, Avrupa’ya uygun olsun falan demişler. Avrupa’da böyle bir tüketim mi var? Böyle bir kültür  mü var? Avrupa’da hamsi mi var, istavrit mi var, balıkçılık bizde ki gibi mi? Avrupa’da balık donmuş, fersh, ambalajlı.

Daha gelişmiş bir hal istemez misiniz?
(Gülüyor.) Kim istemez. Kumkapı Hali,  Marmara Denizi’nin, hatta üç denizin ortak noktası, her tarafa yakın. Ama bizi alıp götürdüler ta Beylikdüzü’ne. (Bir dosya kâğıdına, Marmara Denizi’ni çizerek gösteriyor.) Burası İstanbul, biz şuradayız. Burası Yalova, Çınarcık. Burası boğazın girişi, burası Şile, burası Kilyos, burası Karaburun. Kilyos’tan motor 1,5 saatte geliyor buraya. Ama şimdi oraya 5 saatte gidecek. Yani en uzak noktalarda balık tutulduğunda, balık çok kolay şekilde ve kısa zamanda hale geliyordu. Şimdi araştırmadan etmeden, bu insanlar ne diyor sormadan, kalktılar apar topar hali taşıyacağız diyorlar.

Halde bir şey dikkatimi çekti, çalışanlar genelde Bayburtlu, Erzincanlı. İnsan Karadenizli falan bekliyor. Bu durumu nasıl açıklarsınız?
Bu iş yorucu bir iş, zor iş. Sebat gerektiren bir iş. Biz bu işi atalarımızdan öğrenip başladık. Onlarda bu işe hamallıkla başlamış, motorlarda tayfa olarak değil, taşıyıcı, hamal olarak başlamışlar. Zamanla biz de işi öğrendik. Balık işi aşırı sabır gerektiren bir iş. Yorucu bir iş. Biz bunu başardık ve öylece kaldık. Karadenizliler denizden para kazanıyordu, bu işe ihtiyaç duymuyorlardı. Bizler ise burada indir bindir işleri yapıyorduk. Aslında bu işi kuranların çoğu Karadenizli. Ben 1970’lerde ilk balıkhaneye gittiğimde bu işi yapanların yarısı Trabzon ve Rizeli, diğer yarısı ise gayrimüslimler, Ermeni ve Rumlardı. Ama daha eskisi hep Rumdu hep Ermeniydi.

Peki şimdi Ermeni ve Rumlardan kalan oldu mu? 
Yok, kalmadı…



Balığa gelirsek, denizlerimizdeki seyri nedir, gözle görülür bir değişim var mı?
 Var diyebiliriz elbette. Mesela denizlerin bekçisi azaldı. Nasıl bir sürünün çobanı varsa, denizlerinde çobanı büyük balıklardır. Orkinos, kılıç ve yunus gibi. Bunlar ne yapar; Atlas Okyanusu’ndan, Cebelitarık Boğazı’ndan kolyoz, uskumru, palamut falan sürerler denizlerimize. Tabi o büyük balıkların nesli azaldı. Bazı balıkların türü yok oldu.

Peki, bunu neye bağlıyorsunuz?
Mesela tekneler, gırgırlar, denizin dibine şok dalgaları gönderiyor. Bazı gelişmiş ses frekansları var. Bunlar balığın yönlerini bozdu. Balık bulma cihazları insan sağlığına zararlı olmayabilir, ama balıklara mutlaka zararı dokunuyordur. Yani bu radarlar, çevresel faktörler, atıklar, denizlerimize dökülen derelerin kirlenmesi, balığın zarar görmesine sebep oldu. Bunun yanı sıra Türkiye’de yem fabrikaları, balık unu fabrikaları var. Karadeniz’de 5-6 tane büyük fabrika var. Sonra büyük firmalar kalktılar, mayıs haziran ayında orkinos tuttular. Şöyle toparlayayım, Türkiye’de her balık göçer, hamsi istavrit haricinde, gerçi onlar da göçer. Ama palamut, torik, lüfer; 13, 14 bin kilometre yol yapıyor. Bizim denizlerimizden geçip okyanuslara çıkıyorlar. İşte orkinosta, bu balıkları toplayıp bizim sularımıza getiriyordu.

Hangisini anlatayım. Balık yataklarının olduğu yerlere askeri tesisler yapıldı. Dolum tesisleri yapıldı. NATO’nun Silivri’de bir tesisi var. Karşı tarafta var. Gemlik Körfezi’nde var. Yani balığın meralarına birçok tesis kuruldu. Bir de iki senedir bir sıkıntı var. Bunu kimse pek konuşmuyor. Yeterince araştırmadan, işin derinine inmeden, Marmara Boğazı’na tüp geçit yapıldı.

Merak edilen, çokça tartışılan bir konuya değindiniz, Marmaray’ın denize özellikle de balığa bir etkisi oldu mu?
Muhtemelen onun etkisi oldu. Mesela bu sene çinakop boğazdan dışarı çıkmadı. Eskiden Marmara’da çinakop olurdu, özellikle kar yağdıktan sonra boğaza çinakop yürürdü. Ama bu sene yapmadı. Marmara’ya çinakop atmadı. Marmaray’ın ne kadar etkisi var bilemem, bunu zaman gösterecek. Ama Marmaray denizde anormal ses ve gürültü çıkarıyor. Boğaz nihayetinde geçiş yeri. Bizim İstanbul Boğazı Allah tarafından nehir gibi akıyor. Üstten Karadeniz’e alttan Marmara’ya akıyor. Deniz o şekilde temizleniyor, yoksa Marmara bataklık olmuştu. Bu sene aşırı su var, acayip akıntı oldu. O yüzden sezon erken bitti.

Sezon demişken, bildiğimiz kadarıyla balık sezonu kapandı, yasak başladı, ama hal açık.
Evet, sezon bitti, ama kültür balıkçılığı devam ediyor. Gelenler, taştakiler çiftlik balığı. (Balığın sergilendiği zemine taş diyorlar.)

Peki, çiftlik veya başka deyişle kültür balıkçılığının denizlere ve doğal dengeye zararları oluyor mu?
Açık suda olursa bir sıkıntı yok. Ama misal Bodrum’da olduğu gibi sahillere çok yakın çiftlikler kıyılara zarar veriyor. Yani durgun sularda, balıklara verilen yemin artıkları, balığın dışkısı falan dibe çöküyor.  Gerçi doğa kendini yeniliyor, ama eskisi gibi olmuyor. Bir de bazı yerlerde çiftlikleri balıkların geçiş yollarına yaptılar, balığın geçiş yönleri değişti. Gerçi şimdi açığa alıyorlar. Yani özetle sahile yakın oldu mu çiftlikler, tabi ki çevreye zararı oluyor. Bizde Türkiye’de bir şeyler yapılırken birileri çıkıyor, şuraya şunu yapalım diyor ve yapıyorlar. Kimsenin araştırdığı sorduğu yok.

Bu çiftlikleri denetleyen kimse yok mu?
Çiftlikler 1980’lü yıllarda Turgut Özal hükümeti döneminde devlet desteği ile kuruldu. O dönemlerde bunlar kurulurken Bodrum’da, Marmaris’te, Milas’ta insanların gitmediği yerlere kuruldu. Tenha alanlara, körfezlere falan kuruldu. Ama ne oldu zamanla nüfus arttı. İnsanlar gide gele buralar turizm alanları oldu. Zamanla sorunlar olmaya başladı. Bizde bir iş yapılırken, ne gerekli araştırmalar yapılıyor ne de yeterince denetleniyor. Mesela tarım bakanlığı bakıyor bu işlere. Oysa kara başka, deniz başka, Aslında denizlerle ilgilenen bakanlık olmalı.

Müsaadenizle şunu da sormak istiyorum: Çiftliklerde üretilen balıklara antibiyotik verildiği doğru mu?
Veriliyor, ama tabi besi balıkları ürerken hastalık olmasın, bakteri falan olmasın diye. Nihayetinde havuz balığı, doğal beslenmiyor. Balığa verilen yem balık unundan yapılıyor. İşlenmiş yem, ama insan sağlığına zararlı bir yem değil. Bir besi hayvanına verilen yem gibi değil. Balık, 1 ya da 1,5 yaşından önce tüketilmiyor ve 1 yaşına kadar içindeki toksini, yani yavruyken verilmiş antibiyotiği atıyor.

Balık tüketimi hakkında neler önerirsiniz, siz ne ölçüde balık tüketiyorsunuz?
Balığın en güzel tüketimi o gün alacaksın o gün tüketeceksin, yani günlük tüketeceksin. Sonra mevsimine göre balık tüketeceksin. Her balığın bir mevsimi vardır, o mevsimde ve taze olarak tüketeceksin. Ben dondurulmuş balığa karşıyım. Palamudu koy dolaba, üç ay sonra, dört ay sonra çıkar pişir, zor iş. Ya da paketlenmiş, işlenmiş balık, asla günlük taze balığın yerini tutmaz. İşlenme aşamasında balık, değerinden mutlaka kaybeder.
Ben haftada iki gün, üç gün balık tüketiyorum, herkese de tavsiye ediyorum. Dünyada artık herkes balığa yöneldi. Niye, çünkü balığın besleyici özelliği çok fazla. Balık ile kara hayvanları arasında önemli bir fark var. Kara hayvanın eti yani yağı, işlenmiş yağ gibidir. Belli bir zaman sonra insanı rahatsız eder. Ama balığın yağı zeytinyağı gibi, insanı vücudunu yormayan yağdır. Artı bir de balıkta, diğer canlılarda olmayan omega 3 var. Omega 3 insan sağlığı için çok önemli, çok faydalı.

Son olarak neler söylemek istersiniz?
Eşimin dedesinin dedesi, Sultan Abdülhamit’in balıkçısıymış. Ta ondan eşime, balıkçılıkla ilgili el yazması kitaplar kalmış. Ben onları okudum.  Yani balıkçılık çok derin mesele. Sorunları bitmiyor. Mesela 1940’larda günde 300-400 ton uskumru çıkarmış. Şimdi ise uskumru yok maalesef. Bütün bunlar bilinçsiz avlanma, çevresel faktörler ve bazı rant kaygıları sonucunda oluşuyor. Türkiye’de denizlerimize boşalan dört önemli ırmak zamanla kirlendi, suları azaldı. Eskiden nehrilerin ağzında acayip balık olurdu. Ama bunlar hep geçmişte kaldı. Balıkçılık dünyanın en büyük sektörlerinden birisi. Türkiye’de bu sektörün içinde. Ama birtakım insanlar, kendi çıkarları, kendi yatırımları için mesela orkinosu, Çanakkale Boğazı’na girmeden önünü kesiyor. Bu balık ne yapardı biliyor musunuz. Mayıs ayının başlarında Akdeniz’den girerdi. Antalya Manavgat’a uğrar, orada derelerin ağzında tatlı sularda çiftleşirdi. Sonra Marmara’ya girer oradan Karadeniz’e geçerdi. Karadeniz’de tatlı su içip geri döner, Saroz’da havyarını atar giderdi. Ama ne oluyor şimdi, haziran ayında, içinde havyar varken orkinos tutuluyor, balık kırılıyor.

Açıklamalarınız ışık tuttu, konunun çok kapsamlı olduğunu hatırlattı. Çok teşekkür ederiz.
Ne demek, biz teşekkür ederiz. Evet böyle, mevzu çok…

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.