Kıblem insan!

Ali Öz

Ali Öz



RÖPORTAJ: Gülnur Şeker 13 Ocak 2016, 08:13

“En çok insanları seviyorum ve en çok onlarla kavga ediyorum” diyen fotoğraf sanatçısı Ali Öz, “Karanlık odada insanı görüyorum gözüm gönlüm açılıyor. Kıblem insan. Aynı zamanda insanların yabancılaşmalarına tahammül edemiyorum” dedi 

Bir hikaye anlatabilmek adına kıblesini insanlar ve toplumsal olaylar üzerine çeviren, foto muhabiri olan aynı zamanda fotoğraf sanatçısı olarak da adlandırılan Ali Öz “Hayat felsefemde annemin iki şekilde katkısı vardır. Bunlardan bir tanesi namuslu olmak. İkincisi ise ekonomidir. Ben yoksulluğumla, duruşumla, çalışma enerjim ile övünürüm. Mal, mülk, kıyafet gibi şeylerin hiçbir önemi yoktur benim için” dedi. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu'ndan mezun olan ve zor şartlar altında foto muhabirliği yapan Ali Öz ile gerçekleştirdiğimiz keyifli söyleşide fotoğraf sanatçısı olarak adlandırılmasını ve Tarlabaşı hikayesini konuştuk. Tarlabaşında iyi ve kötü günler geçirdiğini dile getiren Öz, genellikle travestilerin ve Tarlabaşının gece hayatını çekerek yoksulların sesini duyurduğunu söyledi.

Her şeyin yalan dolan olduğunu gördüm
Gazeteciliğe ilk olarak nasıl başladınız?
İlk dönem 78-82 yıllarında sosyal politikalar alanında çalıştım. Bu dönem her şeyin yalan, dolan olduğunu gördüm. Daha sonra fotoğrafın yalansız, dolansız dili dediğimiz, somut anlatım dilini benimsedim. O dönemde bir gazete ile yapmış olduğum röportajda çok büyük laflar etmişim. Fotoğrafın somut bir anlatım dili olduğuna dair. 35 yıl sonra bile fotoğraf anlayışı olarak anlatına imzamı atarım. Hala o anlayışımın arkasındayım.  Gazete fotoğrafçılığına ilk Nokta dergisi daha sonra Güneş gazetesi, Milliyet, Aktüel dergisi, Cumhuriyet, Tempo, Star, NTV dergisi olarak devam etti.

Bana kimse işten çık demedi
Güneş ve Tempoyu iyi noktalara getiren insanlardan biriyim. Star’da çok iyi bir maaş almama rağmen yayın yönetmeninin odasına dalarak, adam döven biriydim. Cem Aydın’ın en sevdiği adamım. Bana kimse işten çık demedi. Ekonomik kriz nedeni ile dergim kapatıldı ve ben istifamı verdim. Birgün gazetesini çıkardık ve orada da bir mücadele verdim. Patronların olduğu toplantıda kötü bir gazete yapıyorsunuz diyerek anlattım ve çıkıp gittim. Sonra karar verdim, hesabımı yaptım ve çalışmamaya karar verdim. Ama göründüğü gibi çalışan insanlardan daha fazla çalışıyorum şuan. Tek farkımız onlar para için çalışıyor ben toplumsal duyarlılık adına işimi yapmaya çalışıyorum. Bu bir tutkudur, sevmek gerekir. Ara Güler’in dediği gibi biz foto muhabiri kuşağındanız. Bizim gazetecilerin fark etmediği bir olay var. Kültür-Sanat olaylarını takip edebilme olanağımız var.

Biraz özel yaşamınızdan bahsedebilir misiniz?
Türkiye’de en fazla üretim olarak fotoğraf çeken kişilerin başında geliyorum. Keyifli bir hayatım var. Yetmiş sekiz kuşağındanım. Daha işe başladığı gün sigortası yapılan insanlardan biriyim. Sosyal bir insanım. İnsanları seviyorum, kavgada ediyorum. Yıllıktaki yazımda şöyle yazar “En çok insanları seviyorum ve en çok onlarla kavga ediyorum” diye devam eder. Karanlık odada insanı görüyorum gözüm gönlüm açılıyor. Kıblem insan. Aynı zamanda insanların yabancılaşmalarına tahammül edemiyorum. Bir kere‘ Ah seni seviyorum’ kuşağısınız. Fakat mutsuz bir kuşaksınız genelde. Hiç kimse karşısındaki için fedakarlık yapmak istemiyor. Oysa hayat paylaştıkça güzel. Üniversitelerde yapmış olduğum seminerlerde söylediğim bir şey var “Düşünün ki şu anda şu sıcak sınıfta olmayan, dışarıda kötü koşullarda üç kuruş ekmek parası için çalışan, atık toplayan sizin yaşıtınız genç insanlar var. Sizler ne kadar şanslısınız. Gençsiniz, güzelsiniz ve şuan burada sıcak bir ortamda eğitim alıyorsunuz.” İnsanlar hep yukarı bakıyor ve aşağıyı görmüyor.

Gazeteci ruhu olan bir insanım
Genel olarak  foto muhabiri olarak toplumsal fotoğraflar çekiyor olmanıza rağmen fotoğraf sanatçısı olarak adlandırılıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?
Ben gazeteciyim. Foto muhabiriyim. Gazeteciliği bir misyon olarak çok sevmiş hatta lisede birinci tercihime yazmış biriyim. İletişim okulu olan basın yayın yüksek okulunu kazandım birinci tercihimle. Gazeteci ruhu olan bir insanım. Gazeteciliği de kamusal yarar adına düşünerek seçtim ve yapmaya çalıştım. Toplumsal çelişkileri bilinçlenme döneminde fark ederek ben gazeteci olacağım, toplumun sorunlarına sahip çıkacağım, haksızlıklara, adaletsizliklere karşı çıkacağım diye yola çıktım.30 yıldır İstanbul festivalini, dans, bale fotoğrafı, sinema film festivali çekiyorum. Dolayısıyla oradan da kültürel, estetik, ışık olarak beslendim. Bunu düşüncemi  gazete fotoğrafı bile çeksem ona uygulamaya çalışıyorum. Bazı insanlar bana ne foto muhabiri ne de fotoğraf sanatçısı diyebiliyor. Aslında ben ikisinin kesiştiği noktada duruyorum. Ben kendimi foto muhabiri olarak adlandırıyorum. Estetiğin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Toplumsal olayları çekmek istemenizin nedeni nedir?
Benim bir derdim var. Bir hikaye anlatmak istiyorum. İçerik, mesaj vermek istiyorum. Onu da en etkili şekilde yapmak istiyorum. Düz gazete fotoğrafçılığı gibi estetikten yoksun olarak yapmak istemiyorum. Benim bir kuralım yoktur. Şu ölçülerde çekmem lazım, şunu kullanmalıyım diye. Meraklı ve denemeye yatkın bir insanımdır. Aynı anda birkaç farklı diyaframla, birkaç farklı enstantane ile artısı eksisi ile o anda hissettiğim duygularla fotoğraf çeken bir insanım. Dolayısıyla ben sonuca gitmek için hala o acemi fotoğrafçının heyecanını yaşayan bir insanım. Hikayemin etkili olmasını, insanlara ulaşmasını istiyorum. Estetikten uzak, düz gazete fotoğrafçısı gibi belgelemek olarak bakarsak kaba belgecilik yaptığımız için o olayın etkili gücü eksik kalıyor. O yüzden kendi çalışmalarımda fotoğrafın içeriği çok önemli ama estetik boyutunu da çok önemsiyorum. O yüzden bugün değil geçmiş çalışmalarımda hep özel lens ve sabit lensler kullandım. Az ışık koşullarında dahi iyi sonuçlar alabiliyorsun. Fotoğraftaki dramatik etkiyi arttırabiliyorsun.

Tarlabaşı’nda yapmış olduğunuz çekimler ve ‘Ayıp Şehir’ serginiz ile medya üzerinde ses getiren birisiniz. Tarlabaşı’nda yapılan kentsel dönüşümü fotoğrafladınız. Tarlabaşı’nın sizi çeken hikayesi nedir?
İstanbul’a geldiğimde 84 yılı sanırım kısa bir süre Tarlabaşı’nda yaşadım. 87 Tarlabaşı bulvar yıkımları sırasında ve Tarlabaşı mesleki olarak hem eylemsellik hem de sosyolojik yaşam anlamında ilgi alanım içerisinde oldu. Tarlabaşı’nda bir tiyatro oyunu çektim. Alman yönetmenin izin vermemesine rağmen çekimi yaptım. Yedi sekiz mekanda geçen mafya babası, travesti gibi ilgi çeken tipler hayat hikayelerini anlatıyordu. Mafya babası anlatıyor hayat hikayesini tam kapıdan çıkarken silahlar patlıyor gibi. Tam Tarlabaşı’nı anlatan bir hikaye. 1 Mayıs çatışmalarında hep oradaydım. Kentsel dönüşüm olacağını duydum ve çekmem gerektiğini düşündüm. Hem mimarisi ile hem yaşam kültürü ile yok olacak bir alandı. Sosyal medyayı kullanarak sesimi duyurmak istedim. Facebookta yayınlamaya başladıktan sonra medyanın ilgisini çekti. Fotoğraflarımı kullanmak istediler. Hatta Aktüel dergisi fotoğraf ve hikayeyi benden isteklerinde şaşırdım. Çünkü yazıyı da benim yazmamı istediler. Karşılığında da çok komik miktarda bir para teklif ettiler. Kabul etmedim. Buranın sesinin duyulması için basına dağıttım. Sergisini açtıktan sonra tekrar medyada yer almaya başladı. Almanya da, Finlandiya’da, İsveç’te haberleri yapıldı. Tarlabaşı kitabını yapmak adına bazı yerlerden kazık yedik. En büyük desteği Yurt içi kargo sağladı. Küçük bir kısmını da cebimizden verdik. Benim sayemde Tarlabaşı hikayesi medyada yer aldı.

En sonunda teslim oldular
Birçok engel nedeni ile Tarlabaşı’na girip gezmek çok zorken siz orada kendinizi nasıl kabul ettirdiniz?
Ben Tarlabaşı’nda 5-6 yılımı yoğun biçimde yaşadım. Başında mesai yapar gibi sabah dokuzda gidiyordum gece on iki de dönüyordum. Çok ağır bir mesai yaptım. Benimde çekindiğim alanlar oldu. En sonunda teslim oldular bana alıştılar ve doğal olmaya başladılar. Mümkün olduğu kadar doğal yaşamı yapaylaştırmadan çekmeye çalıştım. Orada çok fazla sevince, acıya şahit oldum. Zaman zaman eve gelip kafamı yastığa koyduğum zaman o insanlar aklımdan gitmiyordu. Acı olayları düşündüğüm vakit üzüldüğüm, ağladığım anlar oldu. O kadar çok içselleştirdim çalışmamı. Çalışmama proje olarak başlamadım. Çünkü projecilik parasal hedef haline gelmiş.  Gönüllülük esası üzerine bir çalışma yaptım. Dolayısıyla oradaki insanlarla aramızda çok köklü bir bağ oluştu. Sonuç olarak oradaki bazı insanlara yardım kampanyaları düzenlendi, sokak hayvanlarına yardım yapıldı. Dönüşüme baktığımız zaman geri konamayacak bir tarih yok oldu. Bir gecede insanlar buharlaştırıldı.

Tarlabaşı’nda en çok korktuğunuz olay ne oldu?
Foto muhabirliğinde risk her yerde var. Bir yerde bir fotoğraf basılmış. Travesti bir kadın internette görmüş fotoğrafını. Bana poz vermişti fakat ben fotoğrafı hiçbir yerde kullanmamıştım. Ben çalıştığım için bana saldırmaya başladı. Sürekli taciz karşısındayım. Onu gördüğüm zaman yolumu değiştiriyordum. Daha sonra öğrendim ki kocasını öldürmüş ve hapishanede şuan.  Büyük tehlikeden kurtulmuşum. Ben orada sadece işimi yaptım. Hiçbir zaman laubalileşmedim. Bir iki ufak tefek olay oldu ama benden kötülük gelmeyeceğini benimsediler. Orada sivil polislerle bile röportaj yaptım.

Basının ilgisini nasıl çekmeyi başardınız?
İnsanlar videodan korkmuyorlar. Benim sayemde Tarlabaşında birçok video çekimi yapıldı. Fotoğraf bana göre daha önemli. Daha etkili olabiliyor. Başında biliyordum medyanın yoksul insanlar ile ilgilenmeyeceğini. Bu nedenle orada travestiler ile çalışırken ne zamanki gece hayatını çekmeye başladığım vakit basın ilgilendi. Aslında basın onlarla ilgilendi ama ben yoksulların sesini duyurdum.

Türkiye’de takip ettiğiniz başka olaylar var mı?
Türkiye’de benim konularım hiç bitmez. 20 yıldır yurt dışı seyahatlerim dışında hiç aksatmadığım “Cumartesi Anneleri”ni takip eden ender insanlardan biriyim. Türkiye’nin 35 yıldır politik tarihini takip ediyorum. Son dönemde bazı olaylara gidemiyorum çünkü her şey para meselesi. Onun dışında sosyal olaylara gidiyorum. 25 yıldır Bodrum Kap tekne yarışlarını çekiyorum. Altmışa yakın ülke dolaştım.

Yaşamış olduğunuz şanssız olaylardan bahsedebilir misiniz?
Ankara patlaması sırasında Viyana’daki mülteciler üzerine yapılan çalışmada olmasaydım patlamanın ortasında olacaktım. Şans mı şanssızlık mı bilemiyorum. En az yedi sekiz kere bu tür olaylardan kurtulmuşumdur. 90 yılında Kadıoğlu‘nda çatıda silahlı saldırıya uğradım.90’da Nusaybin’de özel tim’den dayak yedim. Hasan Cemal’e saçlarını yoldurdum. Çünkü ben Güneş gazetesindeydim onlar Cumhuriyette bizdeki fotoğraflar onlarda yoktu. Arabamız ters takla attı. Koşu yolunda bir Mercedes’le ezmek istediler. Alibeyköy’de Cemevi çöktü Metin Göktepe ‘ninde arasında olan 20 gazeteci ile birlikte aşağıya düştük. Gezi olaylarında kıl payı defalarca kurtuldum. Bir gaz fişeği ışık direğine çarparak kulağımın dibinde patladı. Gezinin başında yere düştüm makineyi kurtarmak için hamle yaptığımda parmaklarım kırıldı.

Son olarak fotoğraf arşivinizi satmayı veya bağışlamayı düşünüyor musunuz?
Faili meçhul bir durum. Ne yapacağım belli değil. Benim fotoğraflarım insanları biraz rahatsız ediyor çünkü sosyal konular işliyorum. Zengin kesimin işine gelmez. Türkiye’de zaten sendikalar yok. Biz aslında çürümüş bir toplumda yaşıyoruz. Her yerde mafyacılık ilişkileri var.

Fotoğraf eşİttİr hayat!
Fotoğraf çekmeyi bu kadar çok sevmenizin sebebi nedir?
Düşünsel yapı olarak fotoğraf eşittir hayat, hayat eşittir fotoğraf çekmek benim için. Fotoğrafla insana dokunuyorum daha fazla enerjim oluyor. Hayat böyle bir şey. Benim kıblem insan. İnsanı temel alıyorum. Bunun nedeni kendi yaşadığım sınıf temelinde çelişkiler gördüm. Zor koşullarda liseyi okuyarak üniversiteye gitmiş biriyim. O zor şartlar içerisinde insan ilişkilerini görerek yaşadım kendi sınıfımın değerlerine sahip çıkarak büyüdüm ve hala sahip çıkmaya çalışıyorum. Ben hayatımda hiçbir zaman para kazanayım diye çalışmadım. İşimi iyi yaptığım için basında da vazgeçilmez oldum. Hayatımda bu mesleği neden seçtim diye hayıflandığım zamanlar oldu. Çünkü şimdiki gibi internet, cep telefonu gibi olanaklar yoktu. Çok zor anlar yaşadığımız zamanlar oldu. Çalışma enerjisi ile birçok insana motivasyon sağlamış insanım. Hayat felsefemde annemin iki şekilde katkısı vardır. Bunlardan bir tanesi namuslu olmak. Tarlada çalışarak üniversiteye başladım. En haklı olduğum yerde dahil kendimi savunamam çünkü yalan söylemeyi beceremiyorum. İkincisi ise ekonomidir. Gelir ve gider. Bu sayede 2001 krizinde hiç sıkıntı çekmedim. Param var diye savurmadım. Elimde tuttum. Ben yoksulluğumla, duruşumla, çalışma enerjim ile övünürüm. Mal, mülk, kıyafet gibi şeylerin hiçbir önemi yoktur benim için. Tutumlu oldum, düzenli yaşadım. O yüzden 13 yıldır devletin verdiği emekli maaşı ile ayakta durabiliyorum.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.