Adapazarı’nda Sonart’ta asılı duran Robertson’un Sokak Berberi

1841’de İstanbul’a gelen ve yıllarca İstanbul’da yaşayan, padişahların takdirine mazhar olan, gravürcü ve hakkâk olmasına rağmen fotoğrafın icadından çok kısa bir süre sonra köşe bucak İstanbul'u fotoğraflayan bir İngiliz James Robertson’un meşhur fotoğrafıyla ilk olarak Adapazarı'nda bir kuaförde tanıştım.

Adapazarı’nda Sonart’ta asılı duran Robertson’un Sokak Berberi

1841’de İstanbul’a gelen ve yıllarca İstanbul’da yaşayan, padişahların takdirine mazhar olan, gravürcü ve hakkâk olmasına rağmen fotoğrafın icadından çok kısa bir süre sonra köşe bucak 
İstanbul'u fotoğraflayan bir İngiliz James Robertson’un meşhur fotoğrafıyla ilk olarak Adapazarı'nda bir kuaförde tanıştım.

«… Tarihin tozunun tuhaf bir ağırlığı vardır. Yaşanmışlıkların üzerini örterken ayrım yapmaz, her şeyin üzerine çöker. Tıpkı kar gibi dümdüz eder. Eğer biri ya da birileri çıkıp o kalın tozu silmezse, unutulup gitmemek işten bile değildir. …1841'de İstanbul'a gelen ve yıllarca İstanbul'da yaşayan, padişahların takdirine mazhar olan, gravürcü ve hakkâk olmasına rağmen fotoğrafın icadından çok kısa bir süre sonra köşe bucak İstanbul'u fotoğraflayan bir İngiliz...” diye bahsediyordu, o layihada. 2013 yılının Aralık ayının 28. günü çok merak ettiğim ve gittiğim o fotoğraf sergisinin girişinde heyecanım doruktaydı.  Hayat hikâyesi çok farklı gelmişti ilk okuduğumda; sonra bir daha, bir daha, bir daha okudum ve o sergiyi gezdim. Resimleri dikkatimi çekmişti, en ilginci de 1854 tarihli “Simitçi ve Galata Kulesi”, 1853 tarihli “Topkapı Sarayı Girişi ve 3. Ahmet Çeşmesi Önünde Satıcılar” ve 1855 tarihli  “Sokak Berberi” olmuştu. Çektiği fotoğraflarla 19. yüzyıl dünyasında görsel olarak İstanbul'un tanınmasını sağlasa da, adı sanı, hatta yüzü bile çoktan unutulmuş birinin bir izini hiç ummadığın bir anda hemen yanı başında bulmak.

İstanbul'u doyasıya yaşadım
Malumunuz 2013 yılının Ocak ayının 22. Günü  “kamu hizmetimden emekli oldum.” Hem de hiç beklemediğim bir anda ve ani verilmiş bir kararla. İyi oldu-kötü oldu; beklenmedik ve de umulmadık bir zamanda oldu olmasına da alışmak pek kolay olmadı. İlk 20-25 gün her sabah erkenden kalktım, hazırlandım, arabama bindim ve evden ayrıldım. Yarı yolda “emekli olduğumu anladım” ancak geriye de dönmedim. Sonra baktım olacak gibi değil, ayrıldım Adapazarı’ndan İstanbul’a Beylikdüzü’ne gittim. Bir ev kiraladım ve yerleştim, İstanbul’a. Birkaç hafta sonu etkinliği, birkaç akşam Kadıköy Süreyya Operası’nda “Hamlet” gibi birkaç klasiğin operasını seyrettim. Birkaç hafta sonunda da sinemaya falan, bir-iki sergi ve kitap salonu gezisi doymaya başladım, İstanbul’a. Bu halim ile 2013 yılının Ekim ayını ettim. Üç-dört haftada bir Adapazarı’na gittim-geldim amma hep gözüm İstanbul’da kaldı. Kalmadı desem yalan olur, hani-yani. Bu arada saymadım amma beş-altı kez de olsa “o iğrenç trafiğe rağmen” Eyüp Sultan’a, Ayasofya’ya, Yerebatan’a, Galata Kulesi’ne ve Kızkulesi’ne gitmişliğim de oldu. Dolu-dolu İstanbul’u yaşamaksa “Evet, yaşadım”…Hatta 2013 yılı Ramazan ayının üçüncü, on birinci, on yedinci, yirmi üçüncü ve sondan bir önceki gününün iftarlarını da Eşim Kezban Hanım ile birlikte Eyüp Sultan’da yaptık. Arada bir akşamını da;  Galata Köprüsü üzerinde balık-ekmek yiyerek.

Robertson’u yanı başımda buldum
Hepsi bu, değil tabii ki. Amma şimdilik bu kadarla bırakalım. Bırakalım ki; ileriki günlerde yazacağımız yazıların konularına anlatacak anekdotlarımız, anı kırıntılarımız ve de lafımız-sözümüz kalsın. Şimdi gelelim bu haftaki yazımızın konusuna. Evet, bu haftaki konumuz bir resim sergisi. Resim dediğime bakmayınız aslında bir fotoğraf sergisi. Yanlış okumadınız bir “fotoğraf sergisi”. Hem de tarihi fotoğraflar sergisi. Fotoğrafları çeken bir İngiliz. Kim olduğundan bahsetmeden önce birkaç cümle paylaşmak istiyorum. “… Tarihin tozunun tuhaf bir ağırlığı vardır. Yaşanmışlıkların üzerini örterken ayrım yapmaz, her şeyin üzerine çöker. Tıpkı kar gibi dümdüz eder. Eğer biri ya da birileri çıkıp o kalın tozu silmezse, unutulup gitmemek işten bile değildir. …1841'de İstanbul'a gelen ve yıllarca İstanbul'da yaşayan, padişahların takdirine mazhar olan, gravürcü ve hakkâk olmasına rağmen fotoğrafın icadından çok kısa bir süre sonra köşe bucak İstanbul'u fotoğraflayan bir İngiliz...” diye bahsediyordu, o layihada. 2013 yılının Aralık ayının 28. günü çok merak ettiğim ve gittiğim o fotoğraf sergisinin girişinde heyecanım doruktaydı.  Hayat hikâyesi çok farklı gelmişti ilk okuduğumda; sonra bir daha, bir daha, bir daha okudum ve o sergiyi gezdim. Resimleri dikkatimi çekmişti, en ilginci de 1854 tarihli “Simitçi ve Galata Kulesi”, 1853 tarihli “Topkapı Sarayı Girişi ve 3. Ahmet Çeşmesi Önünde Satıcılar” ve 1855 tarihli  “Sokak Berberi” olmuştu. Çektiği fotoğraflarla 19. yüzyıl dünyasında görsel olarak İstanbul'un tanınmasını sağlasa da, adı sanı, hatta yüzü bile çoktan unutulmuş biri, O.  Adı James Robertson. Bu haftaki yazıyı yazma ihtiyacı hissetmemim nedenine gelince onu da yazalım da merakınız iyiden iyiye daha da şiddet ölçüde “nüksetsin”. Efendim, “James Robertson’un bir izini hiç ummadığın bir anda hemen yanı başında bulmak”tan başka bir nedenim yok esasında. Gerçektende bu nedenim. İsterseniz anlatayım.

Davetiyeyi görünce önemsedim ve aldım
Dedimdi ya, “… Bu halim ile 2013 yılı Ekim ayını ettim…” diye yukarıda; hah gelin oradan sonrasını devam edelim. Ekim ayının 28. günü akşamı saat 19:30’da İstanbul Zeytinburnu Belediyesi’nin Kültür ve Sanat Merkezi’nde Dursun Ali Taşçı’nın sunumu ile “Mesnevi Sohbetleri”nin fuayesinde Kadıköy’den birkaç arkadaş ile birlikte oturuyoruz. Fuaye sehpalarından birinin üzerinde “o davetiyeyi görünce önemsedim ve aldım; koydum cebime”. Yooook aşırma değil bu, zaten “alabilirsiniz” yazıyordu, konulduğu yerde. Sohbet boyunca bakmaya fırsatım olmadı, gece eve gelince baktım. Davetiye “Vehbi Koç Vakfı Anadolu Medeniyetleri Araştırmaları Merkezi”ne aitti. Bir sergi davetiyesi idi; “ROBERTSON: Osmanlı Başkentinde Fotoğrafçı ve Hakkâk”. Açılış Tarihi 27 Kasım 2013 Kapanış Tarihi 2 Şubat 2014. Yer İstiklal Caddesi Merkez Han No: 181 Beyoğlu. Sergi hafta içi Salı-Cumartesi günleri 10.00-18.30 arası açık, Pazar günü 12.00-18.30 arası açık ancak pazartesi günü kapalı. Hoşuma gitti, gitmesine de bakalım o güne sağ çıkabilecek miydim? Gerçi gitmek adına bütün programları yaptım, yapmadım desem yalan olurdu. Program “malum şekerle ölümüne dostluğum” nedeni ile birkaç kere aksama ile nihayet 28 Aralık 2013 cumartesi günü gerçekleşecek duruma geldi, hiç arkama bakmadan arabaya atladığım gibi son soluğu aldığım yer İstiklal Caddesi oldu. Ardından da Merkez Han. Serginin kapısında idim, sonunda. Yanımda da Eşim Kezban Hanım. Davetiyemi uzattım, aldılar ve içeri girdik. “Hatıra-matıra” dedim ancak dinletemedim, “Efendim numaralıdır, nereden geldiğinizi bilmemiz gerek” gibilerden birkaç cümle kuruldu amma ben dinlemeden girdim sergi salonuna. Bir solukta ve de avazda gezdik ilk heyecan ile serginin tamamını. Kalabalıktı, pek bir şey anlamadık ilk heyecanımız ile. Sonra sindire-sindire, fotoğrafların içine girercesine ve fotoğraf çekme yasaklılığı içinde biraz da kızgınca doyasıya gezdik. Hem de birkaç tur atarak. Küratör Bahattin ÖZTUNCAY orada yoktu ancak her fotoğrafın değilse bile bir kaçının hakkında açıklayıcı bilgilerde almadık değil hani-yani. Robertson 14 yıllık fotoğrafçılık kariyerinde, genel olarak Süleymaniye Camii, Fatih Camii, Nusretiye Camii, Topkapı Sarayı, Ayasofya gibi İstanbul'un anıtsal yapılarına odaklandığı gibi, Sultanahmet Meydanı, Yedikule Surları'ndaki gibi önemli mekânlardaki günlük yaşama dair de fotoğraflar çekmiş. Mekânlar dışında portreleri de kuvvetli. Portfolyosunda dervişlerin, hamalların, sebilci, salepçi, simitçi, börekçi, arzuhalci gibi meslek erbabı insanların portreleri de bulunuyor.

40 yıl İstanbul'da yaşamış
Sergideki fotoğraflar Ömer Koç'un koleksiyonundan. Ömer Koç'un Robertson'a ve eski fotoğraflara ilgisi uzun yıllara, İstanbul ve genel anlamda Osmanlı tarihi ve coğrafyası üzerine derinleştirdiği kitap koleksiyonculuğuna, dayanıyor olduğunu orada öğreniyoruz; Eşim Kezban Hanım ile birlikte. 1813-1888 yılları arasında yaşamış, Osmanlı darphanesi başhakkağı ve fotoğraf sanatçısı James Robertson’ın 200. Doğum Yılı anısına yapılmış söz konusu organizasyon. Efendim; Robertson mesleki eğitimini Londra Kraliyet Darphanesi'nde tamamlamış, Osmanlı İmparatorluğu'nun başkentinde 40 yıl boyunca, Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz dâhil olmak üzere dört Osmanlı sultanına bağlı olarak görev almış. Altın ve gümüş paraların ve madalyaların desenlerini, kalıp ve modellerini hazırlayan Robertson, 1850'lerden itibaren fotoğrafçılıkla da ilgilenmeye başlamış ve İstanbul'un ilk 360° panoramik fotoğraflarını çekmiş. Hem İstanbul fotoğraflarıyla, hem de 1854 tarihli Atina, 1854-55 yıllarında çektiği Kırım Savaşı serileri ve 1857'de hazırladığı Kudüs ve Kahire fotoğraf serileriyle Londra ve Paris'te önemli sergilere katılan Robertson, döneminde büyük bir üne kavuşmaktan da kendini alamamış. Bu kadar bilgi yeterli sanırım. Uzatmaya hem yerimiz hem de gereğimiz 
yok zaten.

Çok efendi bir Söğütlü delikanlısı
İşte bu zat-ı muhteremin o sergide dikkatimi çeken fotoğraflarından birini hemen yanı başımda bulduğumda şaşkınlığım bir kat daha artmadı desem olmaz. Hem de Adapazarı’nda Bosna Caddesi’nde bir “kuaför salonu” nda karşılaştım o fotoğrafla. Soner Duman’ı tanır mısınız bilmem. Amma ben tanıdığım günden bu yana kendisinin tarihe olan düşkünlüğünü ve tarihe olan merakını hep mekânların dışında paylaşır oldum. Bir kuaför salonunda çalıştığını söylemişti ancak yolum-izim düşüp de o salona gitmişliğim olmadı. Ancak Bosna Caddesi’nde “Bosna Anıtı”na Birinci Geçit yönünden gelmeden bir 50 metre kadar kala açılışını yaptığı kendi nam-ı hesabına “SONART” isimli işyerinin açılışı günü mekânı da paylaşmış olduk, Soner ile. Soner, bugün Erenler’de ikamet ediyor ve çok efendi bir “Söğütlü Delikanlısı”. Babasının adı İbrahim, babadan dedesinin adı da Kenan. Efendim, Kenan Dede, bir on sene kadar önce vefat edene kadar, Soner ile çok sohbet edermiş ve sorulan sorulara hiç cevap vermediği olmazmış. Soner, dedesi Kenan Efendi’nin dediğinden aktardığına göre “Kasr-ı Şirin Antlaşması”nın imzalandığı tarihlerde Söğütlü topraklarında var olmuş bir ailenin ferdi. Bu arada bir ufak hatırlatma bilgisi verelim isterim. Kasr-ı Şirin Antlaşması, Farsça: Zuhab Antlaşması.  IV. Murat'ın Bağdat Seferi sonucunda 14 yıldır İranlıların elinde bulunan Bağdat'ın fethinden sonra Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan,1623-1639 Osmanlı-İran Savaşını sona erdiren ve bugünkü Türkiye - İran sınırını belirleyen barış antlaşması. Yok, ailenin bu antlaşma ile ilgisi, bağlantısı yok. Sadece Dede Kenan Efendi’nin anlatımında bir kilometre taşı sadece hepsi bu. “Sonart Kuaför Salonu”nun içine açılış günü girince karşılaştım “James Robertson Fotoğrafı” ile. Fotoğrafın adı “Sokak Berberi”. Hani 1855 tarihli olan. Salonun fuayesini geçip traş mahalline geldiğiniz de sol tarafa bakmanız yeterli olacak. İşte karşınızda tüm ihtişamı ile duran resim “Sokak Berberi” isimli Robertson Resmidir. Fazlası boş.

Osmanlı’da berberlik yapmak herkesin harcı değildi
Sözümüzün sonuna geldik işte. Birkaç lafta burada edelim, sonra kenara çekilelim. Avrupa’ya karşılıksız ilân-ı aşk etmeden önce berberin adı ‘‘hallâk’’ idi; yani “traş eden” demek. Sonra İtalyancanın ‘‘barbiere’’sini alıp ‘‘berber’’ yaptık. Derken Batılılaşma merakının zirveye çıktığı 1900’lerin başında “berber” yerine “perukâr” demeye başladık; ama kısa zamanda onu da bıraktık ve Fransızcada “saçını düzene koymak” demek olan “coiffer” fiilinden gelme “kuaför”ü ithal edip biraz daha Avrupalılaştık! Yanlış anlamayın amma Osmanlı’da berberlik yapmak herkesin harcı değildi. Berber deyip de geçmeyin sakın. O bulunduğu semtin operatörüdür; çocukları sünnet eder, hacamatın her türlüsünü yapar, kan çıbanlarını yarıp temizler, dişçilik yapar; hatta sülük bile tutardı. Sultan Mecid zamanında basılmış “Berberlik Âdâbı” adındaki kitabını ölçü almaya kalkarsak inanın bugün Türkiye’de bir avuç berber ya kalır ya kalmaz!

Bu kitapta yazılı şartlara göre âyan âzâsı olmak bundan daha kolay
İşte berber olmak için ileri sürülen şartlardan bazıları: Berberin yaşı otuzdan aşağı olmayacak, evli olacak, işret ile asla ülfet etmeyecek ve beş vakit namazına devam edecek. Ve daha neler ve neler... Efendim ben bir şey demiyorum gidin-görün. Hem “Sokak Berberi”ni hem de “Sonart’ın Soner”i.

Mimari belgesel fotoğraf çekti
James Robertson 1833-1840 arasında Londra Darphanesi'nde ressam olarak çalıştı. 1840'ta İstanbul'a geldi. Bu yıllarda ayar tashihi kararından sonra Darphane-i Amire'de yeni daireler inşasına başlanmış, diğer taraftan da Londra Darphanesi'nde kullanılmakta olan, zamanın en son sistem makineleri ve aletleri sipariş edilmişti. Osmanlı Darphane kayıtlarından, James Robertson'un daha sonra şef hakkâk olduğu anlaşılmaktadır. Darphane'deki görevi ve İstanbul'daki yaşamı, 1840'ta çizdiği ilk madalya ile başlayan Robertson, İstanbul'un pek çok fotoğrafını bu tarihten sonra çekmeye başladı. Wet collodion metodu ile yapılan bu fotoğraf çalışmalarında Felice Beato (1825-1903), Robertson'un asistanlığını yaptı. 1851'de ise, İstanbul'da birlikte, pek çok mimari belgesel fotoğraf çektiler. Fotoğraflar önceleri, Robertson adı ile, bu birlikte çalışma başladıktan sonra da Robertson & Beato veya Robertson & Beato Co. diye imzalandı. 1853'te Robertson'un 20 fotoğrafından oluşan Photographic Views of Constantinople albümü hazırlandı. Ayrıca Theophile Gautier'nin Londra'da 1854'te David Bogue tarafından basılan Constantinople of Today adlı kitabında da Robertson'un 8 fotoğrafından yapılan çizimler kullanıldı.
Bu haber tarihinde eklenmiştir.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.