Balkan Harbi

26 Mart Balkan Şehitlerini Anma Günü. Tam 103 yıl… 700 senelik Osmanlı’yı, kimi tarihçilere göre ana toprağı Rumeli’den, Balkanlardan kopartan harbin üzerinden geçen süre. Günümüz okul kitaplarında yalnızca birkaç sayfada anlatılan, kaybedilen topraklar ve maruz kalınan zulümler itibarıyla asla unutulmayan ama bir o kadar da hatırlanmak istenmeyen savaş…

Balkan Harbi

 1912-1913 Balkan Mücadelesi… Yine çoğu uzman açısından sona gidişteki ikinci durak…1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi (Meşhur 93 Harbi) ile başlayan ve 1. Dünya Savaşı’yla tamamlanan silsilenin ortası. Yıldönümü hasebiyle mevzuya ilgi duyan veya ehemmiyet veren yayın organları, sivil toplum kuruluşları, hatta devletin bazı birimleri haberlerle, etkinliklerle zamanın kapısını aralıyor. Aksiyon da bu seferberliğe iştirak edip konuyu birkaç başlıkta ayrıntılarıyla okurla paylaşıyor. Tabii ilk sırayı da harp öncesi durum, harbin başlaması, gelişimi ve sona erişine dair konular alıyor. Bu da ister istemez akışı biraz gerilerden başlatmayı zorunlu kılıyor. Bugün 26 Mart. Balkan Şehitlerini Anma Günü. Tam 103 yıl… 700 senelik Osmanlı’yı, kimi tarihçilere göre ana toprağı Rumeli’den, Balkanlar’dan kopartan harbin üzerinden geçen süre… Günümüz okul kitaplarında yalnızca birkaç sayfada anlatılan, kaybedilen topraklar ve maruz kalınan zulümler itibarıyla asla unutulmayan ama bir o kadar da hatırlanmak istenmeyen savaş… 

Açık denizlere çıkma siyaseti
Balkan Savaşları, Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki dört devlete karşı 8 Ekim 1912-29 Eylül 1913 arasında yaptığı savaşlar. Rusya, 1905 Japon Harbinde Japonlara yenilince yayılma ve ilgi sahasını Uzak Doğudan tekrar Balkanlara ve Osmanlı imparatorluğu toprakları üzerine kaydırdı. Çar Deli Petro ile başlayan "açık denizlere çıkma" siyaseti gereği olarak Balkanlarda genişleme, Karadeniz kıyılarına hâkim olma ve Boğazları ele geçirme yolunu tuttu. Hedeflerine ulaşabilmek için de Balkanlardaki Slav ırkının koruyuculuğunu sürdürdü. Bulgar ve Sırp devletlerinin genişlemesi için destek sağladı. Hatta 1885'de harb etmiş olan Bulgar-Sırp devletlerinin Osmanlı devleti aleyhine anlaşmalarını gerçekleştirdi ve böylece Osmanlı devletine karşı kurulan Balkan ittifakının temelini attı. 
Rusya'nın hakemliği kabul edildi
13 Mart 1912'de yapılan Bulgar-Sırp Antlaşması’na göre her iki devlet Osmanlı Devletinden alacakları topraklar konusunda anlaşıyorlar ve bu konuda aralarında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde Rusya'nın hakemliğini kabul ediyorlardı. Balkanlarda, Ruslar ve genişlemek sevdasında olan Osmanlı İmparatorluğundan doğan diğer devletler Osmanlı Devletine ve birbirlerine karşı mücadelelerini sürdürürken, Osmanlı yönetimi kendisine karşı olanlara karşı tedbir almadı ve bu devletlerin aralarındaki sürtüşmeleri artıracak herhangi bir girişimde bulunmadı. Balkanlardaki gelişmelerin İmparatorluğun temelini sarsacak olaylar olduğunu değerlendiremedi. Buna o dönemde cereyan eden olayların etkisi olduğu da söylenebilir. Bu olayları madde başlıkları ile belirtmek faydalı olacaktır. Birincisi, 23 Temmuz 1908 2. Meşrutiyet ilanı, İttihat ve Terakki cemiyetinin siyasi hayata ağırlığını koyması, siyasi çekişmelerin sonucu iç siyasi buhran doğması, kısa aralıklarla sık-sık hükümet değişikliği, siyasi kavgalardan ordunun kendini sıyıramaması ve ordunun siyasetin içine girmesi. İkincisi, 5 Ekim 1908 Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhakı. Üçüncüsü, 13 Nisan 1909 31 Mart Vakası, Hareket Ordusunun İstanbul'a yürümesi. Dördüncüsü, 14 Nisan 1909 Ermenilerin Adana isyanı. Beşincisi, 27 Nisan 1909 Abdülhamit'in tahttan indirilmesi ve Sultan Reşat'ın padişah olması. Altıncısı, 1909-1911 Arnavutluk ayaklanması. Yedincisi, 1910 Havran’da Dürzî ayaklanması. Sekizincisi, 1911 Yemen İmam Yahya Ayaklanması. Dokuzuncusu ve sonuncusu da 1911 Trablusgarp Harbi, Balkan devletlerinin bekledikleri fırsatın doğması.
Birbirlerini hasım gördüler
Osmanlı yönetimi belirtilen bu olaylar ile uğraşırken Balkan devletlerinin ekmeğine yağ süren -bugünkü değerlendirmelerimize göre- tarihi bir hata yaptı. 3 Temmuz 1910'da Kiliseler Kanunu çıkardı. Bununla "ihtilaflı kilise, mektep ve mukaddes yerlerde hangi unsurun nüfusu çok ise ona aittir" esasını kabul etti. Oysa Fatih İstanbul'u fethettikten sonra İstanbul'daki Rum patriğini Avrupa Türkiye'sindeki bütün reayanın hem ruhani ve hem de cismani reisi olarak atamıştı. Rum kiliseleri diğer kiliselere göre elde ettikleri bu üstünlüğü kendi kültürlerini yayma, kendilerinden olmayanları ezme, eziyet etme şeklinde kullandılar. Böylece ortaya çıkan sürtüşme ile kiliseler ve dolayısıyla bunlara bağlı olan gruplar yıllarca birbirleriyle mücadele etti ve birbirlerini devamlı hasım olarak gördüler. İşte Kiliseler Kanunu bu düşmanlığı sona erdirdi, o zamana kadar birbirleriyle mücadele edenlerin birleşerek Osmanlı Devletine karşı mücadele etmelerine sebep oldu. Böylece Balkan ittifakının gerçekleşmesi için en büyük problem ortadan kalkıyordu. Hepsi de genişlemek sevdasında olan Balkan devletlerinin tek problemleri kalmıştı. Topraklarına katmak istedikleri bölgelerin birbirleriyle çatışması ve sonunda Bulgaristan; Büyük Bulgaristan'ı kurmak, Makedonya ve Kuzey Ege kıyılarını ele geçirmek; Sırbistan, 14. yüzyıldaki Sırbistan Krallığını ihya etmek ve Makedonya'ya sahip olma niyetini ortaya koydu. Yunanistan Megalo İdea’yı gerçekleştirmek, Karadağ ise İşkodra bölgesinde topraklarını genişletmek gayesini güdüyordu. 
Sözlü anlaşma yapıldı
Yukarıda açıklanan Bulgar - Sırp Antlaşmasını 29 Mayıs 1912'de Bulgar -Yunan Antlaşması takip etti. Ağustos 1912'de Karadağ Bulgarlar ile sözlü bir anlaşma yaptı. Artık Balkan ittifakı tamamlanmıştı. Şimdi sıra yıllardır yapılan askeri ve siyasi hazırlıkları uygulama alanına koymaya gelmişti. Bu dönemde Osmanlı Devletinin ekonomik durumu çok bozuktu. Sürekli savaşların masraflarına ek olarak Arnavutluk, Suriye ve Yemen isyanları devletin maddi gücünü tüketmişti. İç ve dış borçlar ile bunların faizleri, altından kalkılamayacak duruma gelmiş ve dolayısıyla ordunun araç, gereç ve silâh ihtiyaçları temin edilememişti. Ordunun muharebe eğitimi çok yetersiz, birlik mevcutları % 35 gibi çok düşük seviyede, ulaştırma imkânı kısıtlı, ikmal teşkilatı işlemez durumda, harp stoklan yetersiz ve hareket kabiliyetinden yoksun durumda idi. En önemlisinde ordu içinde birlik beraberlik, disiplin ve askerlik anlayışı yok idi. Siyasi çekişmeler orduyu da çeşitli gruplara bölmüştü. Subaylar arasında doğan husumet vatan savunması için omuz omuza çarpışabilmeyi bile engelleyecek durumdaydı. Bunlar yetmiyormuş gibi, Balkanlardaki gerginliğin artması üzerine büyük devletlerin "Balkanlarda bir harp çıksa dahi Balkanlardaki var olan durumun değiştirilmeyeceği" yolundaki beyanatlarına aldanarak, 70 bin yetişmiş er, harbe girmesi her an muhtemel olan iki ordudan terhis edildi. Sonrası malum sonuç… Araştırma/ İrfan NİŞANCIK

Bu haber tarihinde eklenmiştir.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.