Ozgürlüğe çevrilen pedallar

Ali Hüryılmaz

Ali Hüryılmaz



RÖPORTAJ: Nihal Altıngövde 23 Mayıs 2015, 08:50

Çocukluğunda tanıştığı bisikletin aslında yaşama sebebi olduğunu anlayan Bulgar Türkü Ali Hüryılmaz, yarışmadan yarışmaya katılarak elde ettiği başarılarla deyim yerindeyse, Türkiye’ye kaçışın temellerini atmış. Adeta özgürlüğe pedal çeviren Hüryılmaz’ın küçücük bir köyde başlayan bu başarı serüveni Türkiye’de de devam ediyor.

Özgürlüğe uzak olanlar bilir en çok onun güzelliğini. Çok küçük yaşlarda anlamış hayatta özgür olmak gerektiğini. Birgün demiş, birgün mutlaka ben de kavuşacağım hürriyetime. O anlarda karar vermiş bir kırmızı bisikletin onu bu sevdasına ulaştıracağına. Sonunda büyük zorluklara rağmen, nelerle karşılaşacağını bilmeden hem de umutla Türkiye'ye gelen ve gavur tezerühatları ile karşılanan, ajan diye şikayet edilen ama bu zorluklara rağmen Türkiye adına yüzlerce başarıya imza atmış Ali Hüryılmaz’ın hikayesi bu. Kendisi ile Büyükçekmece Bisiklet İhtisas Kulübü vasıtasıyla tanıştım. Uzun yıllardır artık Türkiye’de değil. Bilmiyorum belki kırgınlıklarıdır onu buradan Amerika’ya götüren.Yanında yıllar önce yetiştirdiği o gün bugün de bisiklet sevdaları hiç bitmemiş. Öğrencileri; Hasan Terzi, Çetin Yüce, Ferhun Öğünç, Kenan Yadsıman, Bülent Birson, Birdal Kaynak. Bir yaşamı birkaç saate sığdırmaya çalışırken biz, birçok anı da canlandı tabii gözlerde.

Öncelikle ben Bulgaristan’dan geliş öykünüzü çok merak ettim.
Ben kaçtığım zaman 24 yaşındaydım. Fakat bu çocukluğumdan beri istediğim bir şeydi. Tüm yaşantımı ona göre planladım.

Kaçma fikri nasıl oluştu?
Babamın tarlaları, hayvanları alınmıştı elinden. Sabah akşam radyoda Ankara-İstanbul, özgürlük, hür Amerika sözlerini duyuyordum. Bir köyün elinden tüm varlığı alınınca o köylüler isyan eder. Sanıyorum tüm bunlar beni çok etkilemişti.

Bisiklet ve yarışlar nasıl girdi hayatınıza?
Evimizin arkasında harman yeri vardı. Köyün aşağısında pınarından buz gibi soğuk su akan çeşmemiz vardı. Ben küçüktüm. Susadıkları zaman benim elime testiyi verirler gönderirlerdi. Ben giderken de bakalım ne kadar çabuk geleceksin derlerdi. Ben o yokuşu o kadar hızlı koşardım ki çok çabuk geleyim diye. Yarışçı ruhumun da orada başladığını düşünürüm hep.
Ben ilk bisiklet yarışmalarına da köyümüzde yapılan yarışlarla başladım. Sürekli bisiklet yarışmalarına katılmaya başladım. Köy yarışmalarında birinciliklerim olduğu için kulüpler beni sürekli çağırıyorlardı. O kulüplere gitmek bir şey değil ama bisiklet bile vermiyorlardı. Şumnu’da bir bisiklet yarışı olduğunu duydum. Babam tabii para vermiyor, bisikletim de yok. Eniştemden yalvar yakar aldım parayı ve bir bisiklet aldım. Babam duyunca çok kızdı, hatta baltayla kıracaktı bisikleti. Köy adamı ne yapsın, istemiyor bisiklete binmemi.

Katıldınız mı yarışmaya?
Evet hem de ne katılma. Ben Şumnu’da daha ilk yarışta lastik ayakkabılarla katıldım ki o zamanlar da bisikletlerin pedalları da çok keskindi, mahvoldu ayaklarım. Ayaklarımın altından kanlar geldi. Ben de teknik falan yok, tüm gücümle pedal çeviriyorum sadece. O yarışta ilk üçe girmem gerekiyor tek isteğim bu. Bu istekle öyle bir çevirdim ki pedalları. Üçüncü olmayı başardım. İkinci yarışa biraz daha antrenman yaparak hazırlandım. Başka şehirlerden de beni yarışlara çağırmaya başladılar, birincilikler aldığım için başladım yükselmeye. Sonra askere gittim, askerdeyken de yarışmalara katıldım hatta bir yarışmada Varna’da dördüncü oldum saate karşı, hemen bana bir ceza verildi. İsmim cismim yok nasıl dördüncü olur bu adam diye. Dördüncülüğümü elimden aldılar. Neymiş efendim ben Varnalı bisikletçilerin arkasından gitmişim de onlar benim rüzgarımı kesmiş de öyle dördüncü olmuşum. O kadar ağırıma gitti ki. Benim derece almamı bile istemiyorlardı.

Fakat hiç vazgeçmemişsiniz.
Yok aksine daha hırslanıyor ve vazgeçmiyordum. Kesinlikle yılmayıp başaracak ve oradan kurtulacaktım. Askerliğimiz sonunda Kuzey Bulgaristan’da düzenlenen yarışmaya katıldım. Onuncu oldum orada. Çünkü ben bisiklete bilinçli binmiyorum, eğitimini almamışım, vücudum da tam oturmuş değil. O yarışmada Bulgaristan’ın en iyi bisiklet antrenörü ile karşılaştım. Gittim ona dedim ki hocam eğer beni beğendiysen ben senin takımına gelmek istiyorum. Sen subaysın ben asker, öl de ölürüm, ne dersen yaparım, olimpiyatlara katılmak istiyorum. Tamam dedi aldı beni takımına.

Olimpiyat yolunda hızla ilerliyorsunuz.
Aynen öyle zaten tüm hedefim planım bu. O takım ile girdiğim ilk yarış çok zordu  ve çok iyi bisikletçilerin katıldığı bir yarışmaydı. Bulgaristan’ın en iyi bisikletçileri ile yarışıyorum düşünün. Ama nasıl zorluyorum, nasıl sıkıyorum kendimi. Bu yarışta belli olacak senin bisikletçi olup olmadığın, ya bu yokuşu çıkacaksın ya çıkacaksın diyorum kendi kendime. Arabalarla bizi takip edenler resmen benim yüzümden korkmuş, o kadar zorluyorum kendimi. Sanki vagon çekiyorum arkamda, o kadar zor o yokuşu çıkmak.

Kaçıncı oldunuz?
Başardım tam bitişe yakın bir yarışçıyı daha geçtim ve ikinci oldum. Benim için büyük başarıydı. İşte bu yarışmadan sonra benim bisiklet yarışçılığım tam olarak başladı hocamın gözünde. Kondisyon çalışmalarım başladı. Antrenörüm aynı zamanda psikologtu. Bu nedenle bir sporcuyu motive etmeyi çok iyi başarıyordu. Ben de genç ve çok hırslıydım. Yarışmalar başladı o zaman doğu bloğu çok güçlü yarışmacılara sahipti. Batılılar genç yaşta kabiliyetli ise hemen profesyonel oluyordu, ama doğulular olmuyordu sürekli çalışıyor ve yaşı oturduğu zaman profesyonel olarak yarışıyorlardı. Ruslar, Doğu Almanlar, Polonyalılar, Çekoslovakyalılar çok iyi bisikletçiydiler. Herkesin sorduğu bir soru vardı o zamanlar bu başarılı ilk Bulgar Türk kim? Büyük isim olan bisiklet sporcuları da beni küçümsüyordu. O sene yarışmalarında elde ettiğim başarılardan sonra beni Bulgar Milli Takımı’na aldılar. İlk sene bir yarışmada geçirdiğim kazadan ötürü uzun bir süre yarışmalara katılamadım. İkinci sene beni ordu takımına aldılar. Altı ay yarıştırmadılar beni. Sonra katıldım yarışmalara ve Bulgaristan ikincisi oldum yine. 1968 yılında İtalya’ya yarışma için gittik, kaçacaktım vazgeçtim, döndüm. İçimden diyorum ki nasıl olsa 1972 olimpiyatlarına katılırım o zaman kaçarım. Olimpiyatlara katılmak hedefim ya ben o kadar çok antrenman yapıyorum ki bende lif adale kalmamış. Doktorlar bir süre istirahat verdi. Birkaç ay dinlendikten sonra ben döndüm köye. Ya artık bu sevdadan vazgeçecektim ya da o olimpiyatlara gidecektim. Köyde ne kadar odun varsa kışa hazırlanacak kestim, istif ettim.

Neden?
Antrenman yapıyorum, kondisyon tutuyorum. İyice hazırlandım. Artık kaçmam gerekiyor. Çünkü ben tüm bunları kaçabilmek için yapmıştım. Kaçmak için bu spora başlamıştım. Bu sene olimpiyatlara katılmalı ve kaçabilmeliydim. Sonra Sofya’ya döndüm, kendi takımımla, milli takımla olsun yine yarışmalara katıldım. Ben çok iyiydim hatta krosçu değildim ama krosta bile Bulgaristan beşincisi oldum. Tüm katıldığım yarışları kazanıyorum, son yarışımı da Bulgaristan’ın en iyi takımı ile yaptım. İlk gün ikinci oldum ikinci gün yarışmada zincirim düştü. Meğerse çok iyiyim diye yarış öncesi zincirimi ayarlamışlar. Orada hırslandım iyice. Ertesi günkü final yarışında ben bir asıldım yarışa ve birinci bitirdim yarışı. Ertesi gün olimpiyatlara katılmak için gidiyoruz İtalya’ya.

O geceki duygularınızı çok merak ediyorum.
İçimden geçenleri duygularımı anlatmam mümkün değil. Dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkıyorum. Yarışmaların ilk günü geçti bir gün istirahatımız var. Ben işte gün bu gündür dedim içimden. O gün bu kaçışı ya başaracağım ya da hayatım o gün kararacak. Takımımla birlikte alışverişe gidiyoruz. Ben sürekli en uygun anı kolluyorum. Bir ara takım arkadaşlarımdan şurada bir kazak gördüm onu alıp hemen geliyorum diye ayrıldım. Taksiye binip önce kaldığımız otele döndüm ve bavulumu aldım. Şimdiki aklımla bunun ne kadar mantıksız olduğunu kavrayabiliyorum ama düşünün her saniyenin kıymetli olduğu o anlarda durup bir de veda mektubu yazıp kaptanın yatağının üzerine bıraktım.

İnanamıyorum bir de mektup yazıyorsunuz o kısa zamanda.
O hataydı zaman kaybetme açısından. Hemen Türk Büyükelçiliği'ne gittim. Orada durumumu uzun uzun anlattım. Hemen tüm hazırlıklar, ayarlamalar yapıldı ve trenle Roma’dan Napoli’ye geçtim. Hiç unutmam Necati Savaşan isimli elçimiz bindirdi beni trene. Napoli’de beni karşılayıp hemen beni Akdeniz Vapuruna bindirdiler. Böylece hayalim, isteğim olan Türkiye yolculuğu benim için başlamış oldu. Yıllardır gerçekleştirmek için uğraştığım bir yolculuktu bu. Tabii güvertede insanlar etrafımı sardı öğrenmişlerdi tabii kaçış hikayemi. En çok merak ettikleri de yeni alacağım soy ismimdi. Ben yılmadan mücadele ettiğim için o güne kadar yılmaz soy ismini alacağım dedim. Geminin müfettişi Süleyman Bey sen hürriyet için yılmadan mücadele etmişsin o yüzden hüryılmaz olsun dedi. Evet doğruydu, kendimi bildiğim günden beri yılmadan özgürlük ve hürriyet için çabalamıştım. Böylece Ali Hüryılmaz olarak 29 Nisan 1969’da Türkiye’ye adım attım. Tabii benim gelişim tüm gazetelerde haber oldu.O günlerde gazetelerde haber olunca Büyükada'daki bisiklet yarışına katılmam söz konusu oldu.

Hasan Terzi; Bizler o günlerde bisiklete binmek heveslisiyiz, kendimize kulüp arıyoruz.

Kaç yaşındasınız?
17 yaşlarındayız. Bakırköy’de bir Celal Ağabeyimiz vardı Allah rahmet eylesin. O bisiklet sporu ile ilgileniyordu, ona gittik. Bakırköy Bisiklet İhtisas Kulübü daha kurulmamıştı. Bize dedi ki pazar günü Büyükada’da yarış var oraya gelin. Bir de Bulgaristan’dan bir bisiklet sporcusu geldi dedi. Pazar günü aldık bisikletlerimizi adaya gitmek için yola koyulduk vapura giderken baktık kaldırımda bir bisiklet duruyor, o zaman arkadaşım Ali Ağabey’i gazetede görmüş tanıdı. Konuştuk, adaya yarışmaya gittiğimizi söyledik, Ali Hüryılmaz ile biz ilk orada tanıştık. Hep beraber gitmeye başladık Çemberlitaş’tan geçtik daha vilayetin o taşlı yolundan Sirkeci’ye iniyoruz, virajlı yol. Bir baktık Ali Ağabey uçuyor. Gittik adada yarışa katıldık.

Ferhun Öğünç; Ben de Ali Ağabey’in geldiğini gazetelerden okumuştum. Sarıyer Bisiklet takımındaydım. Ben de o zaman çok gencim. Diyorumki geldi ama bizden hızlı olamaz. Gittik Büyükada'daki yarışmaya Ali ağabeyi ilk orada gördüm hiç unutmam mavi eşofmanlar giymiş orada oturuyor. İçinizde olacak spor yapmak falan diye bizlere anlatıyor. Yarış başladı gençler ve büyükleri aynı anda yarıştırdılar. Yokuş çıkıyoruz, bir ara biri beni itmeye çalışıyor bir baktım Ali ağabey. Bu tabii benim gururuma dokundu. Ben sanki gidemiyormuşum da beni itiyor gibi geldi bana. Çok hırs yaptım. Sonradan öğrendim ki zaten amacı beni motive etmekmiş. Ben yarışı birinci bitirdim. Büyüklerin yarışı devam ediyordu. Ali ağabey tabii yarışı çok rahat kazandı.

Daha sonra?
İstanbul’un birçok semtinden beş altı tane çocuk toplandı. Bu çocuklar bizlerdik. Bisiklet sporuna gönül vermiştik. Ali Ağabey bu ekibi on ay geçmeden Türkiye Şampiyonu yaptı. Hatta iki takım koşuyoruz birinci, ikinciyiz. Ali Hüryılmaz’ın Türkiye’ye gelmesi ile bir ekol başladı. Bisiklet sporu şekil değiştirdi. Fakat Türkiye’de bürokrasi o kadar şartları zorluyordu ki... 1977 yılında da bu takım artık bürokratik mücadeleden yoruldu ve on kişilik bu ekip dağıldı. Hocamız da Amerika’ya gitti. Bisiklet sporunu bırakmayan birkaç arkadaşımız da burada yalnız kaldı. Ekip o zaman dağıldı. Ama ağlatıyormuşum antrenmanlarda. Bakın bunu şimdi söylüyorlar. (Gülüyoruz.)
Birdal Kaynak; Biz o güne kadar kondisyon nedir bilmiyorduk. Hocamızla öğrendik. Yağmur altında, yerler çamur Bakırköy sahilinde antrenman yapardık. Gönül vermişiz, sevdalanmışız bisiklet sporuna hem ağlıyoruz hem antrenman yapıyoruz.

Çetin Yüce; Ali Hüryılmaz’ın öncülüğünde oluşturulan bu ekol kondisyon, bisiklet ve disiplinden meydana gelmiş ve buradan yetişen sporcular uzun yıllar milli takımın değişmez elemanları olmuştur. Ali Hüryılmaz’dan önce tek tek ferdi sporcular çıktı ki bunlar da yaklaşık on yıl arayla, ondan sonra ise kısa bir anda birçok sporcu çıktı. Hepsi de başarı gösterdi. Devam etseydi bugün İstanbul’da çok bisiklet sporu çok daha başka yerlere gelirdi. Türkiye bisiklet sporunda bambaşka bir yerde olurdu.

Ali Bey neden gittiniz Amerika’ya?
Eski federasyon ile yenisi arasında kaldım. O zamanlar Osman Suda vardı gazeteci, benim sınır dışı edilmem için çok uğraştı. Oysa ki ben onlara federasyon işine beni karıştırmayın demiştim, ne eski federasyon tarafındanım ne yenisinden tarafım. Bir taraf Ankara’ya çağırdı beni diğer taraf İstanbul’da kalmamı istedi. Daima önümüze değişik engeller koydular. Bu haksızlıklar insanları yedi yıl kadar götürdü ve bisiklet sporunda o zamanlar açtığımız yol da orada öylece kaldı. Birçok ayak oyunu, entrika.



Şimdi nasıl bir araya geldiniz, nasıl organize oldunuz?
Hasan Terzi; Kırk sene sonra bir aradayız. Biz yıllar içerisinde zaman zaman bir araya geliyorduk. İstanbul’da birçok bisiklet kulübü var. Büyükçekmece’de iki tane var. Biz buraya yerleştik ve artık hoby gibi bisiklete binerken burada bulunan bisiklet kulübüne de yardımcı olmaya başladık. Bir kaç seneden sonra o arkadaşların daha amatörce bu spora yaklaştığını gördük yani bizim anladığımız vizyonda değillerdi. Sonra biz onlardan ayrılıp bütün eski bisikletçiler bir araya gelip Büyükçekmece Bisiklet İhtisas Kulübü'nü kurduk. Amacımız burada hoby olarak bisiklete binmek dışında bir sporcu yetiştirebilir miyiz, bu spora faydamız ne kadar olabilirdi. Bizim her yıl Nisan ayında bir kampımız oluyor. Eski bisikletçiler dünyanın neresinde olursa olsun bu kampta toplanıyoruz. Böylelikle bir araya gelmeye başladık.

Hocam bir de uçak kaçırma olayı var...
Evet, onu hiç sormayın. Hayatımın en önemli, en unutulmaz olaylarından birisidir o. Türkiye’ye geleli dört buçuk ay olmuştu. Henüz Türk vatandaşı olamamıştım, kimliğim yoktu. Eylül ayıydı, Ankara’ya yarış için gidiyoruz. Önce bisikletleri uçağa almadılar uçak küçük diye, o tür sorunlar çıktı neyse onları zar zor hallettik. Hatta orada havaalanı müdürünün bir sözü vardı gerekirse yolcuları almayız sizin bisikletlerinizi alırız rahat ol demişti bana. Ben de hayatımda ilk kez uçağa bindim. Tabii tedirginlik var bu yüzden. Benimle birlikte iki sporcu arkadaşım da var. O zamanlar ben de Türkçemi ilerletmek için polisiye romanlar vardı kalın onlardan birini okuyordum. Onu da yanıma almıştım. O kitabın ismini de asla unutmam, “Bir Hiç İçin”...

O anlar için gerçekten unutulmayacak bir isimmiş.
Aynen öyle. Ben uçağın önden ikinci sırasında oturuyorum. Kahverengi takım elbiseli ince uzun bir adam son anda bindi uçağa ve geldi ön sıraya oturdu. Uçak havalandı. Bir ara bu kalktı, pilot kabininin kapısına dokundu baktı kilitli, geçti tuvalete. Sanki tuvalet sanıp karıştırmış gibi de bir izlenin yarattı. Sonra geldi yerine oturdu. Daha sonra tam hostes pilot kabininden çıkarken bu daldı içeriye. Tabii bu arada uçaktaki yolcular hiçbir şeyin farkında değil. Aradan biraz zaman geçti ben bazı yolcuların konuşmalarını duyuyorum, ya biz denizi takip ediyoruz, orda ki Ankara’ya böyle gitmiyorduk. Kimse de bir şey sormuyor kimseye. Sadece arada bu tür konuşmalar duyuyorum. Ben ilk kez biniyorum anlamıyorum ki. Sonrasında bazı yolcular bizim bu saate Ankara’ya varmamız gerekirdi gibi şeyler söylemeye başladılar. Hostes geldiğinde sordum, hostes hanım bakın böyle şeyler konuşuluyor durum nedir dedim. Beyefendi uçak kaçırıldı demez mi? Ben dahil herkes şokta. İlk soru olarak nereye dedim inme durumumuz var. Balkan ülkelerinden birisine sanırım dedi. Benim kalbim gümbür gümbür atıyor, dedimki birine de hangisine. Arnavutluk galiba dedi. Herkes korkuyor uçakta tabii ama gelsinler bir de bendeki korkuyu görsünler.

Şu an o uçakta gibi hissediyorum kendimi, daha doğrusu sizin yerinizde.
Beni Arnavutluk’ta Bulgaristan’a teslim ederler diyorum. Bir ara baktım uçağın camından aaa her gün antrenman yaptığım yollar, Sofya’nın çıkış yolları, çıkış yollarını birbirine bağlayan çevre yolları. Aynı Sofya’daki kavak ağaçları, aynı yollar. Ben şimdi içimden diyorum ki Arnavutluk’ta da varmış demek ki aynı öyle yerler. Sürekli içimden Arnavutluk’ta da varmış aynı yerler diye tekrarlıyorum. Kendi kendimi avutmaya çalışıyorum. Tam artık havaalanına iniyoruz bir uçakta Bulgar Hava Yolları diye yazıyor. Bir öbür taraftan baktım bütün pistteki uçaklarda Bulgar Hava Yolları yazıyor. Bir baktım Sofya Havaalanı yazmıyor mu binada da? Eyvah dedim ben yandım mahvoldum.

Nasıl bir kötü tesadüftür bu.
Ömür boyu çalış, çabala bu ülkeden kurtulmak için, ve sonra tüm hikayem böyle son bulsun. Ölmekten değil benim korkum tüm hayatımı oradan kurtulmak üzere yaşamışım ve bir adam yüzünden tüm emeklerim boşa gitsin. Zaten ne olursa olsun teslim olmam bu uçaktan inip de diye düşünüyorum. Kendi kendimi öldürürüm diyorum içimden. Çünkü onlar beni mahvedecekler geri döndüğümde biz seni yetiştirdik, biz seni yetiştirdik gibi bir dolu şey beni bekleyen.

O anlarda ki halinizi düşünüyorum da.
Ah anlatılmaz, böyle bir şey yok. Uçakta yanımda oturan Amerika’da yaşayan bir profesörmüş, ismi de halen aklımda Ahmet Lütfü Tatbak. Bana moral vermeye çalışıyor, yok bir türlü duramıyorum. Ter parmaklarımın ucundan damlıyor. Uçak durdu. Bizlere açıklama yaptılar, uçağı kaçıran kişi bizim onu Pekin’e götürmemizi istedi fakat uçak küçük oraya gidemeyiz dedik ve burada uçak değiştireceğiz dediler. Pilot ve uçağı kaçıran kişi uçaktan inerken mutlaka beni de yanlarına alacaklar, bu adam bu işi beni buraya getirmek için yaptı amacı beni yakalamaktı gibi binlerce şey düşünüyorum ben o anlarda. Hiç öyle olmadı pilotlar ve uçak kaçıran kişi yanımdan geçti gittiler. Biz yolculara durun bekleyin dediler.Daha sonra yolcuları uçaktan indirmeye başladılar. Tabii ben halen kurgulamaya devam ediyorum iner inmez beni alacak Bulgar polisi diye. Binlerce senaryo geçiyor aklımdan. Bu arada yardımcı pilota dedim ki bakın benim böyle böyle bir durumum var, bana pilot kıyafeti falan bir şey verin giyeyim. Burada beni tanırlar.

Evet, gözlük, şapka gibi bir şeyler olmalı...
Gitti baş pilotla konuştu. Geldi dedi ki uçak küçük öyle şeyler yok sen yolcuların en sonunda bizimle in uçaktan. Uçaktan inme hallerimi anlatmaya kelimeler yetmez. Tam son basamağı indim ve şok oldum. Ben kalabalığa karışacağım diğer yolcuların arasında kalırım derken, bir baktım tüm yolcular otobüse binmiş oturmuş. Her şey bitti her şey bitti derken içimden neyse bende otobüse bindim ve havaalanına gittik. Tüm yolcuları arkama aldım elimede bir gazete. Okumadığım satırı kalmadı o gazetenin. Maksat yüzümü saklıyorum. Orada ki geçirdiğim zamanı da ömrüm olduğu müddetçe unutamam. Bu arada Türkiye’de de ortalık kaynıyormuş, benim uçak kaçırdığım söylentileriyle.

1972’de Türkiye turunu kazandı
hÜRYILMAZ 1945 yılında Bulgaristan Şumnu’da doğdu. Bisiklet sporuna Bulgaristan’da başladı. Bulgaristan’ın katıldığı İtalya yarışında Türkiye’ye iltica etti. Aynı yıl İstanbul’da birinci oldu. 1972 yılında Türkiye turunu kazandı. Bisiklet antrenörlüğü de yapan Hüryılmaz başarılı birçok bisiklet sporcusu yetiştirdi.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.