banner250
banner252

Soygun zincirinin bir halkası da belediyeler

Hüseyin Şengül

Hüseyin Şengül



RÖPORTAJ: Nihal Altıngövde 06 Haziran 2016, 09:56

Biri şiir olmak üzere, yayımlanmış 4 kitabı bulunan Gazetem İstanbul köşe yazarı Hüseyin Şengül Türkiye gündemini değerlendirdi. Türkiye’de para kazananların çok büyük bir bölümünün avantadan, sahtekârca ve kamu kaynaklarını talan ederek bir yerlerlere geldiğini belirten Şengül, “Belediyeler de, bu soygun zincirinin önemli bir halkasını oluşturuyor” dedi

Gazetemizin köşe yazarları ile bir söyleşi dizisi başlattık. Bugün ilkini yayınlayacağımız söyleşimizin konuğu Gazetem İstanbul'un Başyazarı Hüseyin Şengül. Hareketli geçen gençlik yıllarından ticaret hayatına kadar ve uzun bir zamandan beri içerisinde bulunduğu edebiyat dünyasını her zamanki gibi yalın ifadelerle anlatan Şengül, Türkiye'nin kronikleşmiş sorunlarına da değinmeyi ihmal etmedi. 30 yıldan beri Türkiye'nin gündemini belirleyen Kürt sorununun yanısıra, haksız yoldan zengin olanları da masaya yatıran Şengül, yolsuzluklar hakkında farklı bir yaklaşım ortaya koydu. 

Sizi tanıyabilir miyiz, nerede doğdunuz, nerede yaşadınız, hangi işlerle uğraştınız?

1957 yılında Sivas merkeze bağlı Akpınar Köyü'nde doğdum. İlkokulu köyde okudum ki, bu okul 1920 yılında yapılmış. Sonra Devlet Parasız Yatılı Okulu sınavlarına girdim ve kazanarak, ortaokul ve liseyi Gümüşhane Lisesi'nde, lise son sınıfı da Erzincan Lisesi'nde yatılı olarak okudum. Benim 6 yıllık pansiyon hayatım var. Yatılı hayatı bir bakıma yumuşatılmış bir askeri okul gibiydi. Tabi okuduğum dönem, Türkiye'de siyasetin toplumun hemen her kesimine yayıldığı ve çatışmacı hale geldiği bir dönemdi. 1974’lü yıllardan itibaren bizler de bunun dışında kalamadık. Hatta epey merkezine girdik o genç yaşımızda. 

İstanbul'a bu süreçten sonra mı geldiniz?

1980 yılının Ağustos ayında İstanbul’a geldim. Yurt dışına gitmek istiyordum. Tabi kaçak olarak. Kendimi entelektüel bir şekilde yetiştirmek istiyordum. Belki biraz da bu kör dövüşü haline getirilmiş çatışmalardan korkuyordum. Aranıyordum. 20 gün sonra 12 Eylül darbesi oldu. Yüzbinlerce insan gibi, ben de kapana sıkışmış bir fare gibiydim. Meslek yok, iş yok, para yok, çevre yok. Bir yere girdim çalışmaya başladım. İşin bir ayağı da Perşembe Pazarı olduğu için ben de orayı tanımış oldum. Yoksa ne bilirim ticareti. Hala da biliyor değilim ya! O tarihlerde İstanbul’da ticaret hayatının 3 merkezi vardı: Kapalıçarşı, Perşembe Pazarı ve Eminönü-Sirkeci. Perşembe Pazarı’nda el yordamıyla ticareti öğrenmeye çalıştım. Bambaşka, yabancı bir dünya. Sonra çalıştığım şirket dağıldı, battı. Ben de kendim bir masa bir telefonla paslanmaz sac ticareti yapmaya başladım. Sonra dükkâna terfi ettim. Demir çelik ticareti yapıyorum dediğim zaman beni tüccar sanıyorlardı. Alakası yok, ama adı var.  Hayatımı ticaret yaparak kazandım ve bir süre sonra da bunu devam ettiremedim.

2006’da beyin kanaması geçirdim

Neden bıraktınız ticareti?

Her alanda olduğu gibi bizim demir çelik alanında da bir tekelleşme oldu.  Çok ciddi para gücüne dayanıyordu. Ayrıca ticaretin rayicine uyamadım. 2006 yılında beyin kanaması geçirdim. Direkten döndüm. Sorunlar üst üste gelince işi devam ettiremedim. Ticari hayat bana sosyal bilgilerimi bir ölçüde de olsa yerli yerine oturtmamı sağladı. Teoriyi ete kemiğe büründürdü diyebilirim. Devletin, bürokrasinin, siyasetin ve iş dünyasının ne anlama geldiğini biraz daha yakından kavradım. Gücüm olsa Türkiye’de sermaye birikiminin tarihini yazmak isterdim. Bu konu müthiş bir boşluk oluşturuyor. Türkiye’nin sosyal ve siyasal kodları, işte bu sermaye birikiminin tarihinde yatıyor. Sermayenin Türkleştirilmesi, kamu kaynaklarının soygunu ve rantiyecilik; işte milliyetçiliğin de, siyasal İslamcılığın da iktisadi ayağı budur! Bu anlamda ideoloji, sınıfsal çıkarların hapıdır! Türkiye’nin tarihinin ‘kara kutusu’ İttihat Terakkidir! Ya da bugünkü Türkiye’yi anlamak, İttihat Terakki’yi anlamaktan geçer. Azınlıklar (Ermeniler, Rumlar vd.) meselesi yalnızca bir kimlik/ideloji/din meselesi değildir; bunun çok önemli bir iktisadi ayağı vardır ve bu ayak, Cumhuriyet’te de uzun yıllar boyunca sermayenin Türkleştirilmesi olarak devam etmiştir!

Bir nevi paranın kazanım tarihi mi?

Aynen öyle, paranın nasıl, nerelerden temin edildiği. Bugünkü kimlik çatışmalarının ve bundan beslenenlerin arka planı orada gizli. Türkiye'de sermaye birikiminin tarihi çok önemli bir konu. Dünün vesayet rejiminin ve onun yerine bugün AKP’nin kurduğu vesayet rejiminin 2 ayağı var: Ekonomik çıkarlar ve ideolojik damar. Türkiye'de kim nereden besleniyor, işte bütün mesele bu. Gerisi işin çatışmacı tarafı. İnsanları kimlikleri üzerinden birbirine düşürüyorlar ve onun üzerinden parsa topluyorlar, iktidarlarını yürütüyorlar. Bunun arka planını Türkiye'nin sanayi ve ticaret hayatında görebilirsiniz. Bu nedenle sermayenin tarihini yazmak isterim ama hem entelektüel, sosyolojik anlamda bilgim yetmiyor, hem de araştırma, belge temin etme gücüm yok. Kaldı ki Türkiye'de bir de şirketlerin yazılı tarihi hemen hemen yoktur, çok azdır.

Niye şirketler tarihi yok?

İşte onun nedeni de, sermaye birikimini nereden, nasıl sağladıklarını gizlemeleridir.

Devlet için Komünizm bulunmaz bir nimetti

İktidarlar toplumsal sorunlara gerçek ve rasyonel çözüm arayışında değil mi?

Evet, çünkü gerçek/toplumcu çözümler iktidarların işine gelmiyor. Devletin dönemlere göre değişen, öne çıkarılan düşman konseptleri vardı. Bu düşman uzun yıllar boyunca Komünizm oldu. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Kürtler oldu. Bunun yanında laiklik adına İslamcıları düşman ilan eden bir tavır vardı. Türkiye'de İslamcılar çok fazla ezilmedi bakmayın siz martaval atmalarına. Sünni İslam ve onun da Hanefi kolu, bu devletin resmi kabulüdür. Hatta siyasal İslamcılar bu devletle birlikte Alevileri ezdiler! Başörtüsü konusunda zulüm gördüler, doğru. Ancak tekrar ediyorum, İslamcılar bu devletin dayağını yemediler. Yemesinler tabi ki, kimse de yemesin. Ancak kimse de kalkıp 4 ay ceza evinde yattım diye övünmesin! Cami metoforu ile yazılmış şiirler yoluyla kahramanlık taslamasın! Bu ülkede en ağır işkenceleri, en büyük zalimlikleri devrimciler, komünistler ve Kürtler gördü. 12 Eylül faşizminin Diyarbakır cezaevindeki işkenceleri, Nazi faşistlerinin toplama kamplarını aratacak niteliktedir. Tarih bunları bir gün yazacak.

Bu bağlamda Kürt sorununu nereye oturtuyorsunuz? 

Bugün Kürt sorunu, ülkenin birinci sorunudur ve 30 yıldır gündemi belirliyor. Kürt sorunu çözülmeden bu ülkenin ileriye doğru adım atması çok zor. Demokratikleşme sorunumuzla da doğrudan bağı var. Demokrasi ve Kürt sorunu birbirini önceleyen sorunlar değil, tersine atbaşı ilerlemesini gerektiriyor diye düşünüyorum. Ancak bu Kürt sorunu, sorunu çözmek istemeyen iktidarlar için de bir nimet! Çünkü bu çatışmacı halden iktidarlar da besleniyor. Demokrasi, iktidarların işine gelmiyor. Her türlü yolsuzluk, sömürü, zalimlik, adaletsizlik işte bu Kürt sorunu umacısının altında gizleniyor. Bir diğer deyişle indirgemeci bir görüş olarak algılanmasın ama Kürt sorununun çatışmacı halde devam ettirilmesi, yolsuzlukların, hırsızlıkların, sömürünün üstünü örten, onları geri plana düşüren bir fonksiyona sahip olarak kullanılıyor. Elbette bunun bir ideolojik, tarihi, siyasi bir yanı var. 1990’lara kadar Kürt yoktu, bugün var; ne oldu? Bu inkârcılık nice canlara mal oldu! 

İhaleler ve imar oyunları

Para bir güç ve kazanım yolları, politikaları dahi belirliyor demek mi bu? 

Ben ticari hayatın içinde bulundum. Çok açık iddia ediyorum Türkiye'de para kazananların çok büyük bir bölümü avantadan, sahtekârca ve kamu kaynaklarını talan ederek kazanıyor. Türkiye'de adrese teslim ihalelerle, imar oyunlarıyla, gümrüklerde çevrilen dolaplarla, kamu bankalarından sağlanan soyguncu kredilerle para kazanılıyor. Belediyeler de, bu soygun zincirinin önemli bir halkasını oluşturuyor! Siyaset, bu işin aracıdır. Siyasetçi + bürokrasi + iş adamı üçlüsü; işte Türkiye'deki sistemin bozukluğunun altında yatan bunların ilişki biçimidir. Siyaset, kaynak aktarmanın bir aracı. Son 10 yıldır bunu daha somut örnekleriyle görebilirsiniz. Çevrenize bakın kimlerin altlarında cipler var, kimler milyonluk dairelerde oturuyor? Kamu kaynaklarını soyarak para kazananların büyük bir kesimi, kendince ahlak, namus ve onur üzerinden retorik yapıyor. Özellikle İslamcı kesimden kimileri bir yandan din ve ahlak vaaz ederken, iktisadi hayatlarını son derece fütursuz ve tam bir sırtlan tavrıyla sürdürüyorlar. Bu ülkeyi hep öncekiler soyacak değildi ya, İslamcıların da soyma hakkı var. Bu devri yakalamışlar ki… Fakat tüm bunları söylerken iş hayatındaki herkesin kesinlikle kamu kaynaklarını talan eden, hırsız, dolandırıcı olduğunu söylemiyorum. Emeğiyle, bilgisiyle, tecrübesiyle müthiş çalışan ve para kazananlar da var. Elinde çanta fuar fuar gezip iş yapmaya, mal üretmeye çalışan niceleri var.  Bunları tenzih ederek söylüyorum. Sonuçta Türkiye’de bir burjuva sermayesi var ama ne bir burjuva hukuku, ne de ahlakı var!

Evli misiniz, geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz?

Evliyim. İki oğlum var. Geçim deyince Can Yücel’in mal varlığıyla ilgili meşhur dizeleri geldi aklıma! Gazetede yazı yazıyorum diye benden valiliğin ilgili birimi mal varlığı beyanı istedi. Aslında bu tür ifşaatları sevmem ama o beyanı burada kamuoyu önünde tekrar etmekte de bir beis görmüyorum. Eşim de ben de emekliyiz. Bir evimiz, bir dükkânımız var. Bir de 10 yıllık araba. Mal varlığım da bundan ibaret. Yani ipten ve kuşaktan fazlası olarak Can Baba’dan ‘zenginim’! 

Evimde kitaplık var ama oğlum okumuyor

Şimdi de yazı yazma sürecine gelelim... Nasıl ve ne zaman yazmaya başladınız?

İlk bakışta ticaretle iştigal eden birinin yazarlık yapması oldukça ilginç geliyor herkese. Biri şiir olmak üzere 4 kitabım var. Gazete köşe yazarlığına 2000 yılından itibaren Manşet’te başladım, Gerçek’te yazdım ve Gazetem İstanbul'la devam ediyorum. Bir de “bianet” sitesinde yazıyorum. Gerçek ve Manşet gazetelerinde haftanın 5 günü köşe yazdım. Ticaretle iştigal eden biri o kadar işin gücün arasında neden yazıyor, biraz çelişkili görülüyor. Yazmak biraz yapısal kaynaklı sanıyorum. Yapısal derken de, alaturka şarkıcıların Allah vergisi demeleri gibi, doğuştan demek istemiyorum. Bu yapıyı kazanmanız erken yaşta okumaya ilgi duymakla başlıyor. Bu ilgi biraz da çevre koşullarına bağlı. İç ve dış koşulları bir ikilem haline getirmemek gerekir. Örneğin sıkça derler ki, bir evde ebeveynler okursa çocuklar da okur. Bu tamamen doğru değil. Bizim kuşağın ebeveynleri kitap görmediler. Gaz lambalarının altında ders çalışıyorduk. Bizim kuşaktan çok okur çıktı. Evimde kitaplık var, ama oğlum okumuyor! Bu düz bir konu değil. 

Edebiyata ilgi duyuyorsunuz...

Edebiyata duyduğum ilgi, 1970’lerin ikinci yarısındaki Türkiye ortamında politikaya kaydı. Daha doğrusu örtüştü. O koşullarda kaymaması neredeyse mümkün değildi. Ah o günler! 20’li yaşlarda Marks’ın devasa 3 ciltlik “Kapital”ini, Lenin’in “Felesefe Defterleri”ni, Engels’in “Anti-Dühring”ini okuduk. Bu kitapların ismini özellikle veriyorum ki, okumak başka şeydir, anlamak başka! 20’li yaşlarda hiçbir akademik alt yapı yokken bizler akademisyenlerin tartıştığı kitapları hatmediyorduk. Bu biraz da Kur'an veya dinlerin tarihini okuyup da anlamayan, ama retorikte ustalaşmayı bilinç sanan İslamcılara benziyordu!

Boşuna mı okudunuz onca kitabı?

Ancak bütün o okumalar boşuna olmadı. Çarpık çurpuk da olsa bir şeyler kaldı. Her şeyden önce o bilgiler okuma devamlılığımı ve özellikle de yeni okumalarıma giriş ve anlama kolaylığı sağladılar. Bunun altını özellikle çiziyorum Sonuçta “Sakallılar” (Marks-Engels) bana çok şey kattı! 2001’de  “Akpınar’ın Yazısız Tarihi” adlı bir köy monografisi niteliğine sahip ilk kitabımı yazdım. Ancak asıl yazmaya Ali Tarakçı’nın teşvikiyle Manşet gazetesine yazmakla başladım. Yazmak, benim için bir yaşam biçimi oldu. 

Emek hırsızları var

Yazmak size ne kazandırdı ve size göre yazmanın kuralları neleri içerir?

Yazmak bana en başta zihinsel faaliyeti aktif hale getirmeyi ve okumaları yazıya dökerken dil zenginliğini kazandırdı. Yazmak zihinsel bir disiplin oluşturdu. Yazının içeriği, üslubu, imlası; bütün bunları önemsiyorum ve hepsi yazara bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğu bilerek yazmak gerekiyor. Örneğin ben ulusal basında, internet ortamında, bir kısım yazıların intihal olduğunu, olduğu gibi aktarıldığını veya sözcüklerin yeri değiştirerek yapılan aktarmalar olduğunu görüyorum. Veya birinden alıntı yapıldığını, ama o alıntının nereden yapıldığını yazmayıp kendisine aitmiş gibi gösterildiğini görüyorum. Bu bir emek hırsızlığıdır ve ben bundan tiksiniyorum. Çünkü çok alçakça, ahlaksız bir durum. Yazın dünyasındaki çalıntı, dükkândan mal çalmaya benzemez. İkisinin arasında müthiş bir etik fark bulunur. Bir kitap, bir gazete yazısı okuduğumda ilk dikkat ettiğim şeylerden biri budur. Postmodern ortamda bu emek hırsızlığı daha bir arttı. Üniversitelerimizde intihalden geçilmiyor! Bir de bilgiçlik taslayanlar var ki, bu da epeyi can sıkıcı

Yazmazsam ölürdüm! 

Yazmasanız hayatınız nasıl olurdu?

Yazmasam olur muydu diye düşünüyorum, olurdu tabi. Ama Sait Faik’ten sıkça alıntılanan sözde olduğu gibi "Yazmasam ölürdüm". O kadar olmasa da yazmasam, yazamasam üzülürdüm. Mesela ben en çok gözlerimin görmemesinden korkarım. Çünkü okumamak beni öldürür. Zaman zaman aklıma gelir bir gün göremezsem ne olur diye. Evet, saygısızlık etmiş olmayayım göremeyen bir çok insan var, o da bir dünyadır, bir yaşam biçimidir ama çok zül gelir bana bu yaştan sonra. Hangi yazar olduğunu hatırlamıyorum, ama yazar ölüm döşeğindeyken şöyle demiş, “Biliyorum çok yakında öleceğim ama okunacak daha çok kitap vardı!” Okumanın hayatımdaki yerinin anlaşılması açısından sanıyorum bu sözlerim yeterlidir.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.