Adana yollarında...

Biraz İstanbul’da kalınca sıkılmaya başladım. Yeniden bir gezi yapsam da size anlatsam diye düşündüm ama istedim ki bu kış ayında sıcak bir yerlere gideyim. Hem soğuk mevsimi ne kadar az yaşarsam o kadar iyi. Bu defa Akdeniz’e doğru nasıl olur acaba?

Adana yollarında...

İstanbul’da havalar soğumaya başladı. Güneşi nerede bulurum diye düşünürken, Adana’dan festival haberi geldi. 
Adana’da, her Aralık ayının ikinci cumartesi “Dünya Rakı Festivali” yapılıyor. Bu yıl Valilik tarafından yasaklandığı haberi gelmişti ama bakalım, olursa olur olmazsa bizde başka şeyler yaparız deyip, uçak biletlerimizi koyduk cebe. 
Adana’ya vardık sonunda. İstanbul’dan,  kalın montlar, şallarla çıktık. Fakat daha havaalanında soyunmaya başladık. Hava sıcaklığı tam 23 derece.
***
Rakı festivali bahane, hava şahane!
Cemal Süreya’nın kahvaltı üzerine bir şiiri var ya hani;“Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” der ya…
Ah! Sizi bilmem ama ben o kahvaltıya güneşi de dahil edeceğim. Güneşin de mutlulukla bir ilgisi olmalı…
Adana’lı dostlar bizim tam tersimize güneşten o kadar şikayetçiler ki, ben hava ne kadar güzel dedikçe onlar ısrarla “Temmuz’da gel de bunu söyle” dediler.  Haklılar ne diyeyim, sosyal paylaşım sitelerinden birinde görmüştüm, vatandaşın biri, Adana’da  60 derece sıcağı gösteren levhaya ”yeter ulan!” diyerek  silah sıkıyordu. 
Şimdi gelelim gezilecek yerlere. 
Ha! Bu arada, Kebaplar ve Meryem’in muhteşem yemeklerinden dolayı, 10 günde tam üç kilo alarak dönmüş bulunmaktayım. Size tavsiyem, eğer buraya gitmeyi düşünürseniz, lütfen önceden diyet yaparak gidin. Yoksa benim şimdi yaptığım gibi kilo vermek için cebelleşirsiniz.  
***
Adana tarih kokuyor
İlk gün sadece merkezdeki yerleri turlayacak kadar zamanım var. Bu nedenle Adana gezisine, Merkez park ve Sabancı Camii’nin bulunduğu yerden gezmeye başladım. Camii, 1998 yılında yapılmış ve Adana’nın simgelerinden biri haline gelmiş. Seyhan Nehri kenarında 6 yüksek minaresi olan bu camii, birçok yerden görülebiliyor.  
Seyhan nehri üzerinde bulunan Taş köprü, Roma dönemi eserlerinden. İmparator Justinianus tarafından yaptırılmış. Bu köprü aslında 21 gözlü imiş. Nehrin ıslahı sırasında 7 gözü toprak altında kalmış. Şu anda 14 gözü var sadece.
Bir sonraki durağımız, Ramazanoğlulları beyliğinin miraslarından olan, Ulu Camii ve hemen karşısında bulunan Ramazanoğlu Mederesesi. Camii inşaatı, 1509 yılında Ramazan oğlu Halil Bey tarafından başlatılmış. Halil Bey’in ölümü üzerine de oğlu Pir-i Mehmet Paşa tarafından tamamlanmış. 
Sabancı Merkez Camii’nin açılışına kadar bölgenin en büyük camisi olma özelliği taşıyormuş. 
Buraya ait bir efsanede bulunuyor bazı kaynaklarda. Efsane şöyle;
Camiyi yaptıran Ramazanoğlu bir gece rüya görür. Düşünde, ondan bir camii yaptırması istenir. Hemen karar verir ve camiinin temelleri atılır.
Daha sonra yine bir rüya görür, bu defa caminin temeline kendi çocuğunun kanını akıtması istenir. Oysa sadece bir erkek çocuğu vardır Ramazanoğlu’nun.
Kara kara düşünür çünkü bunu yapmak oldukça zordur. Sonunda, bir çocuk sahibi daha olabileceğini düşünerek, oğlunu kurban etmeye karar verir.
Temeli atan işçilere der ki; “Oğlumun kanını temele akıtın ama bana göstermeyin. Kanlı gömleğini bana getirin sadece.”
Fakat işçiler beylerinin tek çocuğunu kurban etmeye kıyamazlar, yoldan geçen garip bir çocuğu keserler ve onun kanlı gömleğini bey’e götürürler.
Bir süre sonra, bey çocuğunun ölmediğini anlar. Ustaları çağırır ve kimin kanını akıttıklarını sorar. Ustalar; “Yoldan geçen garip bir çocuk” diye cevap verince, Ramazanoğlu çok kızar ve şöyle der; “Vay Adana’m gariplerin şehri olacak.” 
Cami, yapılıp bitirilir ve ibadete açılır. Adana’da gerçekten gariplerin şehri olur. 
Rivayet o dur ki, fazla göç almasının sebebi budur.
***
Atatürk Müze Evi’ni gezemedik
Ulu Camii’yi de bitirdikten sonra, Ziya Paşa Parkı ve Türbesinin olduğu yere geçiyoruz.
Ziya Paşa, Adana’nın ilk Valisi. Tanzimat Edebiyatının öncüleri arasında yer alıyor. Aynı zamanda Namık Kemal ve Şinasi ile birlikte, yeni Türk Edebiyatının temellerini atmaları açısından da önemli bir şahsiyet.
Atatürk Müze Evi’ni gezmek yine kısmet olmadı. Geçen yıl gittiğimde kapalıydı, hala kapalı. 
Şimdi, Adana’nın simgelerinden biri olan Büyük Saat’e doğru ilerleyelim. 1879 yılında, Adana Valisi Ziya paşa tarafından yapımına başlanmış ancak bitirmeye ömrü yetmemiş. 
Türkiye’nin 32 metre yükseklik ile en büyük saat kulesi olma özelliği taşıyan bu yapıyı bitirmek ise Vali Abidin Paşa’ya nasip olmuş.
Ve artık akşam oluyor, hava kararmak üzere. Büyük Saatin bulunduğu yer ve Tarihi Kazancılar, yavaş yavaş “Kebap ve Rakı” festivaline hazırlanıyor. Bütün sokaklara masalar, sandalyeler atıldı. Davullar, zurnalar müziğe başladı. Adana halkı ve diğer illerden gelen misafirler, güzel ve eğlenceli bir geceye hazırız diyerek, her yerde kurulmuş ciğerci tezgahlarının önünde yemeklerini almak için sıraya girdi. Bu festivalin Adana’ya katkısı gerçekten büyük. Çünkü, otellerde doluluk oranının %90 larda olduğu haberini aldık. 
Haberlerde izlemişsinizdir. Böyle güzel bir etkinliğin tadını kaçırmaya çalışanlar oldu maalesef.  Gerekçe olarak” iki camii arasında içki içiliyor” olmasını göstermişler. Huzur bozmaya çalışan bu kişiler, sıktıkları kurşunlarla, ortalığı saran barut kokusu ile bir anlık paniğe sebep olsalar da, bu güzel gecenin tadını kaçırmayı başaramadılar. Eğlence, sabaha kadar kardeşlik havası içinde devam etti. Hep birlikte söylenen şarkılar ve çekilen halaylar ile güzel bir festival oldu. Keşke, Ülkemin her yerinde insanlar böyle el ele birlik içinde halay çekebilseydi. 
***
Portakal mandalina cenneti
Adana, portakal, mandalina cenneti. Ancak buraların eski halini bilen dostlarım, o portakal bahçelerinin bulunduğu yerlere, 20’şer katlı binaların dikildiğini görünce çok üzüldüler.
Adana inanılmaz bir şekilde büyüyor ve büyüdükçe betonlaşıyor. 
Buraya gelipte,  Armutoğlu yaylasına gitmemek olmaz tabii ki. Rehberimiz Tahsin’in eşliğinde iki gecemizi de burada geçirdik. Sonrasında yine Belemedik var. Buradan da Recep ağabeyin bağlamasını türkülerini dinlemeden dönmek olmaz. Sağolsun güzel bir türkü gecesi yaşattı bize o küçücük mekanında.
***
Şimdi gidelim Çatalan köprüsüne. Seyhan Baraj Gölü üzerinde yer alan köprü,  1575 mt uzunluğunda. Türkiye'nin en uzun köprüsü imiş. 
Buradan manzarayı izlemek çok keyifli. Gün doğumunu izleyip, huzur içinde burada upuzun süren bir kahvaltı yapmak oldukça güzeldi. Hatta o kadar çok kaldık ki, neredeyse akşam yemeğimizi bile burada yiyebilirdik. 
***
Adana’da, anlatılan  bir çok efsane var. Bunlardan biride Lokman Hekim efsanesi. Bu efsane ise kaynaklarda şöyle anlatılıyor;
Lokman Hekim bütün hekimlerin piri üstadıdır. Her çiçeğin her otun özelliklerini bilir ve ilaç yaparmış. Dertliler de deva bulurmuş. Lokman, bütün dünyayı dolaşmış. Çukurova'ya gelmiş ve buraya hayran kalmış. Burada yaşayan herkese deva olmuş, insanlar hastalık nedir unutmuşlar. Çukurovalılar ölümsüz hayatın peşine düşmüşler ve Lokman’dan ölümsüzlük ilacı yapmasını istemişler. Lokman Hekim, Çukurova'yı dolaşmış bütün bitkileri incelemiş. Bir gece dolaşmaktan yorgun düşmüş ve ulu bir çınarın altında uyuya kalmış. Bir ara bir ses duymuş: "Ey Lokman artık araman bitsin ben ölümsüz hayatın devasıyım. Bundan böyle insanlara ve hayvanlara ölüm yok". Lokman Hekim sesin geldiği bitkiye doğru yürüyüp koparmış.

Bu arada Tanrı, Cebrail'e “Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğe çare bulursa bu insanların hali ne olur?" demiş. Bunun üzerine Cebrail, Misis Havraniye tarafına gelmiş. Misis Köprüsü'nün üstünde Lokman Hekimle karşılaşmış. Cebrail: "Selamün-aleyküm" dedikten sonra. Lokman'ın elindeki kitaba bakmak istemiş. Kitabı alıp, coşkuyla akan Ceyhan Nehri'ne atmış. Kitabın ardından Lokman’da suya atlamış ama bulamamış. Yaz gelip sular çekilince ırmak boyunda aramaya devam etmiş. Sonunda kitabın sadece bir yaprağını Arpa tarlasında bulmuş.
Bugünkü tıp biliminin o günkü yapraktan geliştiğine inanılır.
(Kaynak:Çukurova Üniversitesi, Türkoloji Araştırmaları Merkezi)
***
Gelin Taşı Kayalıkları
Adana’dan, Pozantı ilçesi yönüne, Niğde tarafından giderken, Şekerpınarı mevkiine yakın sağ tarafta yamaçlarda, “Gelin Taşı Kayalıkları” diye bir yer bulunduğunu duyduk. Güzel bir hikayesi de olduğundan,  anılan yere gidip görüntüleyelim dedik. Kayalıkların biçimi gerçekten enteresandı. Önde bir gelin arkada ise bir eşek ve bir deve şeklinde. Bununda şöyle bir hikayesi varmış. Emrah İnan, yaşlılardan duyduğu bu efsaneyi şöyle derlemiş;
"Tarîhî İpek Yolu üzerinde bulunan Şekerpınarı’na Arap yarımadasının zengin tüccarları gelir. Bunlardan biri Türkmen bir ağanın kızına âşık olur ve babasından kızını ister. Ağa da kızını tüccara verir. Kız, hiç istemediği halde duruma boyun eğer. Yurdundan, anasından ayrılmak kıza çok zor gelir. Düğün yapıldıktan sonra çeyiziyle yola çıkan gelin, içindeki acıya daha fazla dayanamaz ve “Allahım, ya beni taş et, ya da kuş et, yeter ki beni o diyarlardan salma!” diye dua eder. Bunun üzerine duası kabul olur ve oracıkta taş kesilir.”
Fotoğraflardan umarım görebilirsiniz, çünkü epey tepede bir yerdeydi.
Gezimiz daha bitmedi, buradan biraz daha bahsedip Mersin‘e doğru devam edeceğiz. 
Şimdilik,
Sevgiyle kalın
Bu haber tarihinde eklenmiştir.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.