Aşure nasıl yapılır? Aşure tarifi - Muharrem ayında neden Aşure yapılır?

Muharrem Ayı ne zaman başlar? Aşure nasıl yapılır? İslamiyet'te aşurenin önemi nedir? Muharrem ayının ibadetleri nelerdir? Aşurenin yapılışı. Muharrem ayında needen aşure yapılır? Aşure nasıl servis edilmelidir? 2015 Muharrem ayı ne zaman başladı? Ustalarından en güzel aşure tarifleri ve püf noktaları...

Aşure nasıl yapılır? Aşure tarifi - Muharrem ayında neden Aşure yapılır?

Muharrem Ayı ne zaman başlar? Aşure nasıl yapılır? İslamiyet'te aşurenin önemi nedir? Muharrem ayının ibadetleri nelerdir? Aşurenin yapılışı. Muharrem ayında needen aşure yapılır? Aşure nasıl servis edilmelidir? 2015 Muharrem ayı ne zaman başladı? Ustalarından en güzel aşure tarifleri ve püf noktaları... 

Yeni Hicri yılın başlaması ile beraber Muharrem ayının 10. günü kutlanan Aşure günü de geliyor. Aşure gününü heyecanla bekleyenler için en güzel Aşure nasıl yapılır, tarifiyle paylaşmak istedik. Haberimizin devamında yer alan Aşure tarifi ile siz de evinizde bu güzel tatlıyı yapabilir ve isterseniz komşularınız ile paylaşabilirsiniz.

Aşure günü her ne kadar İslam'da büyük önem taşısa da, aslında diğer dinler ve inançlarda da pek çok hikayeye konu edilmiş ve önem arz edilmiş bir gün. Arapça ‘aşara' kelimesinden gelen bu tatlı, Ermeniler'de ‘anuş-abur', Ortodoks Hıristiyanlar'da da ‘koliva' ismiyle karşımıza çıkıyor. Birçok dini hikayeyi temsil ediyor ve farklı ritüellerle her sene belli günlerde tekrar tekrar hayat buluyor. Hayvansal ürün içermeyen aşurenin bu özelliği de bazı topluluklarda ona farklı anlamlar yüklüyor.

En güzel Aşure nasıl yapılır?

MALZEMELER

2 su bardağı dövme buğday
Yarım su bardağı kuru fasulye
Yarım su bardağı nohut
50 gr.kuş üzümü
50 gr.izmir üzümü
2-3 adet kuru incir
1 çay bardağı dut pekmezi
4-5 adet kuru kayısı (islimsiz,kayısı çiri)
Yarım portakal kabuğu
Yarım ayva
7-8 adet karanfil
1adet 10 cm. kadar çubuk tarçın
1 adet elma
Bir çay kaşığı tuz (tepeli olmasın,silmeden biraz fazla olsun)
Damak tadınıza göre şeker

SÜSLEMEK İÇİN

fındık
ceviz
fıstık
nar

HAZIRLANIŞI

Akşamdan ıslağa koyduğunuz dövme,fasulye ve nohutu sabah suyunu süzerek düdüklü tencereye alın. Bir elmanın üzerine karanfilleri batırıp aşurenin içine atın. Üzerine bir karışa yakın çıkacak kadar su ekleyin Kaynamaya başladıktan sonra kefini alıp,ağzını kapatın. En az bir buçuk saat altı kısık olarak pişirin Buğdayın iyice açılması lazım.Yoksa suyu özlü olmaz. Üzümleri bir cezveye alıp üzerine sıcak su koyun ve 5 dakika kadar kaynatın.Bu sayede kirli suyunu verecek ve aşureyi mat bir renge dönüştürmeyecek. Bundan sonraki aşamada aşure sık sık karıştırılacak.Aksi halde hemencecik dip tutacaktır. Üzümleri tencereye,Portakal kabuklarıyla beraber ekleyip,beş dakika daha pişirin. Şimdi küçük doğradığınız ayva,incir ve kayısıyı ekleyin. Bir çay bardağı kadar pekmezi şekeri ve çubuk tarçını bu esnada ilave edin. Şekeri azar azar katın.Miktarı damak tadınıza göre ayarlayın. 5 dakikada bu şekilde kaynadıktan sonra altını kapatın. İster sıcak ister soğuk,dilediğiniz gibi süsleyip servis yapın.

Aşure'yi güzelleştiren püf noktalar

İnsanlık tarihi kadar eski bir tatlı aşure. Hem Muharrem ayının onuncu gününe tevafuk etmiş birçok olayı anmak ve kutlamak maksadıyla pişirildiği, hem de paylaşmanın, dayanışmanın, birlikteliğin ve sevginin ifadesi, bolluk ve bereketin simgesi olduğu için aşure asla yalnızca bir tatlı değil. Rivayete göre gemisini kendisine inananlarla birlikte karaya oturtan Nuh Aleyhisselam'ın kalan yiyecekleri bir araya toplayıp pişirmesi sonucu ortaya çıkıyor. İşte bu yüzden yoruma açık, her elde farklı marifet bulan bir tatlı aşure. Kuvvetli muhtemel o gün o gemide bulunanlar, günümüzde pişirilen aşureyi görse bir hayli şaşırırdı. Öyle ya içine katılan temel malzemeleri bir yana bırakırsak herkes damak tadına göre pişiriyor ve göz zevkine göre süslüyor aşureyi. Bu yüzden aşure nasıl yapılır sorusunun tek bir cevabı yok. En az yedi malzeme konularak ve en az yedi kapıya dağıtılması gerektiği geleneğinden hareket ettik. Yedi farklı yemek yazarı ve şefe aşureyi sorduk.

Pişirenler gayet iyi bilir, başarılı bir aşure kıvamı yerinde, rengi berrak, malzemesi bol olmalı. Ancak böyle bir sonucu elde edebilmek sanıldığı kadar kolay değil. Yapımına dair birçok püf noktası bulunuyor. İşte aşurenin herkesçe kabul görmüş püf noktaları:

Bakliyatlar ayrı ayrı ve soğuk suyla akşamdan ıslatılmalı, ertesi gün yine ayrı ayrı haşlanıp (pişme süreleri farklı olduğu için), suları süzüldükten ve kabukları ayıklandıktan sonra tencereye katılmalı. Bakliyatların sularının süzülerek tencereye katılması aşurenin renginin berrak olmasında büyük önem arz ediyor. Ancak yemek yazarı Ebru Omurcalı aşureyi karartma pahasına besin değeri açısından haşlama sularının atılmaması gerektiği kanısında. Haşlama sularının aşurede kullanılması yalnızca tatlının rengini bulanıklaştırmıyor, şişkinliğe de neden oluyor. Ayşe Tüter'in ise bu konudaki tavsiyesi bakliyatlar haşlanırken içine bir adet kimyon çubuğu ya da bir bütün soğan konulması.

Aşurenin kararmaması için incir ve ceviz gibi malzemeler yalnızca süslemede, o da aşure soğuduktan sonra eklenmeli. Tüter, inciri illa ki aşurenin içinde sevenlere ayrı bir kapta haşlayıp, doğradıktan sonra kâselerin dibine paylaştırmalarını ve sonrasında sıcak aşurenin kâselere dökülmesini öneriyor. Karanfil ve gül suyu aşureyi ocaktan indirmeye yakın ya da hemen akabinde katılmalı.

Şeker sona bırakılmalı ve ilave edildikten sonra sürekli karıştırılmalı. Aksi takdirde kısa süre içinde dibi tutabilir. Bu da aşurede yanık kokusunun oluşmasına neden olur. Elif Korkmazel, bu noktaya güzel yorumda bulunarak değiniyor: "Ocakta aşureyle birlikte pişmek, o teri dökmek lazım." Omurcalı da şeker sonlara doğru konulmazsa aşurenin yalnızca dibinin tutmayacağı, buğdayın da sertleşmesine neden olacağı bilgisini paylaşıyor.

Ayşe Tüter (Yemek yazarı ve programcısı)

Buğdaylar çatlayana kadar piştikten sonra içinden dört beş kepçe alın, robotta macun gibi olana kadar çekin, daha sonra tencereye ekleyin. (Kıvamı için)

Nişastayı gül suyu ile erittikten sonra tencereye aktarın, beş dakika daha kaynatıp ocaktan alın. Kapağını kapatıp 30 dakika dinlendirin, kâselere paylaştırın.

Saray mutfağına ait geleneksel bir tatlı olduğundan porselen tabakta sunulması şart.

Elif Korkmazel (Yemek yazarı ve programcısı)

Bir cezvenin içine üç adet karanfil konulur. Bir taşım kaynatıldıktan sonra soğumaya bırakılır ve bu karanfilli suyu aşurenin içine son dakika gül suyuyla birlikte atılır. Aşureye çok hoş ve farklı bir tat katıyor.

Aşugül diye bir tarif uydurdum. Aşure piştikten sonra güllaç yapraklarının arasına fındık fıstık yerine aşure koyuyorum. Denemeye değer.

Ebru Omurcalı (Şef ve yemek yazarı)

Aşure yapılacak bakliyat aynı senenin mahsulü olmalıdır. Pişmesini kolaylaştırır.

Arzu ederseniz piştikten sonra bal da ekleyebilirsiniz, güzel bir koku verir.

Aşureyi buzdolabında muhafaza ederken üzerini mutlaka kapatmanızı öneririm.

Eğer mevsimiyse kestane, aşureye zenginlik katıyor. Hatta kestane şekerini seviyorsanız tam size göre olacaktır.

Kuru meyveleri erken eklemek rengini bozar.

Buğdayı bir gün önce haşlamak ve bekletmek daha kıvamlı olmasını sağlar.

Ömür Akkor (Yemek yazarı)

En az yedi malzemeden yapmalı.

Haşlama suları en az bir kez değiştirilmeli.

Beyaz kalması için malzemeleri iyice yıkanmalı.

Osmanlı usulü gibi biraz süt koyarak renginin daha da beyaz olması sağlanabilir.

Sıcakken kıvamının çok koyu olmaması gerekli zira buzdolabına konulduğunda soğuyacağından dolayı zaten katılaşacak.

Osmanlı'da iki çeşit aşure var. Süzme saray aşuresi ve beyaz sütlü aşure. Süzme aşure buğday haşlanıp, iyice eridikten sonra suyu alınarak yapılan aşure. Meşakkatlidir ama çok lezzetlidir.

İnci BAK (Yemek stilisti ve editörü)

Aşureyi nar taneleri ile süslemeyi tercih ediyorsanız narın tadına önceden bakmalısınız. Zira nar çok ekşi olduğu takdirde onca emeğiniz boşa çıkabilir.

Kıvamını çok yoğun istemiyorsanız azar azar sıcak su ilave ederek istediğiniz yoğunlukta pişirebilirsiniz.

Kuru bakliyatları haşlayacağınız suyun kaliteli olması önemli.

Pirinç tercihen kırık kullanılabilir.

Nevin Halıcı'dan aşure tarifi

4 kişiden fazla

Pişme süresi: 90 dakika

MALZEMELER: 1 çay kaşığı safran, 1 yemek kaşığı gül suyu, ¼ su bardağı nohut, ¼ su bardağı

fasulye, 1 su bardağı dövme, ¼ su bardağı pirinç, 10 su bardağı su, ¼ su bardağı sarı üzüm veya kişniş, 2 incir, 3-4 kuru kayısı, 2 su bardağı şeker, ½ su bardağı ceviz, ½ su bardağı badem (ağartılmış), ½ su bardağı fıstık

Yapılışı:Nohut ve fasulyeyi sekiz saat önceden içme suyunda ıslat. Akşamdan dövme ile bir taşım kaynat, sabaha kadar beklet. Akşam, cam bardakta gül suyuna safranı da koy, beklet. Sabah, akşamdan kaynamış dövmeli malzemeye pirinci de ilave ederek ateşe koy, malzemeler yumuşayıncaya kadar pişir. Yumuşayınca doğranmış incir, kayısı ve sarı üzümü katarak özleşinceye kadar kaynat. Safranlı gül suyunu, çok az bademi, şekeri ilave et. Kıvama gelince kâselere doldur. Soğuyunca üzerini kavrulmuş ceviz, fıstık, badem, nar vb. ile süsle.

Aşureniz neli olsun?

Aşure gerek içine katılan gerekse süslemesinde kullanılan malzemeler açısından sınır tanımaz bir tatlı. İçine ve üzerine ne koyacağınız tamamen hayal gücünüze ve damak zevkinize kalmış. Aşurenin olmazsa olmaz malzemeleri buğday, nohut, fasulye, pirinç ve şeker olsa da içine kuru bakla koyan da var, yer buğday yerine bulgur kullanan da. Ayrıca Ebru Omurcalı'nın tarifinde yer aldığı gibi gül suyu yerine zerde ya da yazarımız Nevin Halıcı gibi safran, kişniş ve sarı üzüm gibi farklı tatlarla da aşurenizi zenginleştirebilirsiniz. Pasta tasarımcısı Nazlıhan Gündüz gibi kestane ve yaban mersinine yer vererek alışılagelmişin dışında bir aşure yapabilirsiniz.

Daha çok fındık, ceviz, badem, nar, kayısı, incir, tarçın, Hindistan cevizi gibi malzemeler ile süslense de kimileri muz, elma, ayva, portakal kabuğu, kavrulmuş susam, Antep fıstığı da kullanabiliyor. Ayşe Tüter kimilerinin süslemede çikolata parçacıkları kullanması eleştiriyor ve aşurenin pasta olmadığını hatırlatıyor. Tabii yine de tercih size kalmış.

MUHARREM AYI VE AŞÛRE

Her dinin, milletin kutsal veya diğer zaman dilimlerinden farklı kabul ettiği, kendine özgü belirli gün ya da ayları  vardır. Yüce dinimiz İslâm’da da bu tür gün, gece ve aylar vardır. Şüphesiz insan için en değerli mefhumlardan birisi de zamandır. Çünkü her şey zaman içinde var olmakta, gelişmekte ve yine zaman içinde yok olmaktadır. İnsan hayatında önemli bir yere sahip olan ilim, amel, servet ve diğer bir çok değer, zaman içinde elde edilebilmektedir. Zamanı, gerektiği şekilde değerlendirebilenler hem dünyada hem de âhirette huzuru yakalayacaklardır. Zira Kur’an-ı Kerim’de zamanın öneminin bir sûre ile vurgulanması gerçekten anlamlıdır:

“Andolsun  asra ki, insan gerçekten ziyan içindedir…” (Asr, 1) âyetinde yer alan  “Asr” kelimesinin, zaman anlamında kullanıldığı müfessirlerin çoğunluğu tarafından ifade edilmiştir. (Yazır, IX, 6067) Bu âyet, zamanın önemine işaret etmektedir. Sevgili Peygamberimiz de;

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunların değerinden habersizdirler. Bunlar, sağlık ve boş zamandır.” (Buhâri, Rikâk, 1; VII, 170) buyurmak suretiyle, zamanın ve sağlığın önemine dikkat çekmiştir.

Zaman kavramı yaratılmış varlıkların, “ömür”lerini içinde yaşadıkları bir süreçtir. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerimde, zaman konusuna doğrudan ya da dolaylı yollarla dikkat çekilmektedir.Bu yolla, bir yandan her şeyi yaratan Yüce Allah’ın varlığının  ve birliğinin bir delili olarak  zaman ön plana çıkarılmakta, bir yandan da son derece kısa bir zaman diliminden ibaret olan insan ömrünün iyi değerlendirilmesi ve ahiret mutluluğunun elde edilmesi yolunda, zamanın iyi değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir.

Soyut bir kavram olan zamanın insanlar  tarafından algılanabilmesi, bizzat zaman içinde meydana gelen bir  takım olayların esas alınması ile gerçekleşebilmektedir. Bu yolla insan, belli  zaman dilimlerini isimlendirme imkanını elde etmiş, “önce” yi ve “sonra”yı , “geçmiş” i ve “gelecek” i tasavvur edebilmiştir, böylece düşüncelerini, bilgilerini bir zemine oturtma imkanını yakalamış, başkaları ile olan ilişkilerini düzene sokabilmiştir. Medeniyetin oluşması ve “dünyanın imarı” bu sayede gerçekleşmiştir. Şüphesiz bu gelişmenin temeli, Yüce Yaratıcının, kâinata koyduğu ve “sünnetüllah” olarak nitelenen sabit kanunlardır; meselâ güneşin, dünyanın ve ayın belli hareket düzenidir. Gün, ay ve yıl kavramları, bu hareket düzeninin birer sonucudur. Yüce Allah bu gerçeğe şu ayette işaret etmektedir:

“Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.” (Tevbe, 36)

“Haram aylar” Cahiliye devri uygulamasına göre, hürmet edilmesi gereken, savaş yapılması ve kan dökülmesi yasak olan Kameri aylar demektir. “Haram aylar” nitelemesinin, bu aylarda yapılacak ibadetlere daha çok sevap, günahlara ise daha çok ceza verilecek olmasına dayandığı da ifade edilmiştir. (Cassâs, Ebu Bekir Ahmed b. Ali er-Râzî, Ahkâmu’l-Kur’ân, II, 110-111. Thk. Muhammed es-Sâdık el-Kamhâvî, ikinci baskı, Dâru’l-Mushaf,  Kâhire, baskı tarihi yok) Bu aylardan Muharrem birinci, Recep yedinci, Zilkade on birinci ve Zilhicce de on ikinci aydır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) Veda Haccı sırasında, Mina’da irad ettiği hutbede şöyle buyurmuştur:

“İşte zaman, hakikaten Allah Teâlâ’nın gökleri ve yeri yarattığı günkü durumu gibi bir devre girdi: Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haramdır ki; üçü birbirinin ardında Zilkade, Zilhicce, Muharrem, biri de Cumâdâ ile Şa’ban arasındaki Receb’dir.” (Buhârî, Tesîru Süre 9, 8; V, 204; Müslim, Kasâme, 29; II, 1305)

Bu dört ayın hürmeti, öteden beri süre gelen dini bir uygulamadır. Hz.İbrahim  ve İsmail  (a.s.) zamanından beri Araplar, bu esasa riayet ede gelmişlerdi. Cahiliye devrinde bile buna riayet edilmiş, haram aylarda savaş yapılmamıştır, yılın bu dönemi bir barış zamanı olmuştur.

İslâm’ın gelmesi ile barış genel bir prensip, savaş ise saldırıya maruz kalma ve tebliğe engel olunması hâllerine has, zorunlu bir durum hâline geldiği için, “haram aylar” uygulaması da kalkmış oldu.

Muharrem ayının ayrıcalığı

“Haram aylar” içinde Muharrem ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu ayrıcalığı “Muharrem” adından da fark etmek mümkündür. Zira “muharrem” kelimesi, “haram kılınmış”, “hürmete lâyık” anlamlarına gelmektedir. Kısacası “haram aylar” uygulamasının genel adı, anlam itibarı ile bu aya özel bir ad olarak verilmiştir. Bu özel uygulama, şüphesiz Muharrem ayına atfedilen önemin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Aynı önem İslâm kültür ve tarihi sürecinde de devam ede gelmiştir. Zira İslâm, Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hanif dini esaslarının devamı niteliğinde olması sebebi ile, o geleneğin değerlerinin de sahibidir, dolayısı ile bu ayı değerli kılan tarihi olayları önemser. Diğer yandan, İslâm’ın zuhurundan sonra da Muharrem ayı, dini, sosyal ve tarihi önemi haiz olaylara sahne olmuştur. Bu durum Muharrem ayını, İslâm kültürü açısından daha da ön plana çıkarmaktadır.

Muharrem ayını önemli kılan özellikleri kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

1.Hicri yılbaşı

Muharrem ayı, 12 ay ve 355 gün olan kameri yılın ilk ayıdır. Adından da anlaşılacağı üzere, kameri yılda -güneşin değil- ayın hareketleri esas alınmaktadır. Hicrî tarih, Hz. Muhammed (s.a.s.)’ in Mekke’den Medine’ye göç edişi ile başlar. Hicretin takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi, Hz. Ömer devrinde olmuştur. Onun  devrine gelinceye kadar Araplar, düzenli bir tarih belirleme sistemine sahip değillerdi. Fil vakası gibi önemli olayları kıstas olarak benimsemişlerdi. Hz. Ömer devrinde, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yıl (Miladi 622), İslâmî takvimin başlangıç yılı (Hicri 1) olarak, Muharrem ayı da bu takvimin ilk ayı olarak kabul edildi.

2. Aşûre günü (On Muharrem)

Bilindiği üzere Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye hicret ettiğinde, orada Arap halkla birlikte yaşayan Yahudiler vardı. İşte bu Yahudiler, Hz. Musa ile İsrail oğullarının, Firavunun zulmünden Aşûre günü kurtulduğunu söyleyen Yahudileri, Hz. Peygamber yalanlamamış ve hatta bu yönde olumlu bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra  tüm Samî dinlerde özel bir yere sahip görünen aşûre günü, Cahiliyye Araplarınca da önemli kabul edilmiştir. Hatta Resûl-i Ekrem’in de peygamberlik öncesi ve sonrası dönemde, bir süre bu günde oruç tuttuğuna dair rivayetlere de rastlanır. Medine döneminde bu orucu Müslümanlara tavsiye ettiği bilinen bir husustur. (Buhârî, Savm, 69; II, 250; Tirmizi, Savm, 50; III, 128)

İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde, Yahudilerin Aşûre günü oruç tuttuklarını gördü. “Bu nedir?” diye sordu. “Bu hayırlı bir gündür. Bu, Allah’ın İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Musa’nın oruç tuttuğu gündür” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ben Musa’ya sizden daha lâyığım.” buyurdu ve hem kendisi bu günde oruç tuttu, hem de başkalarına oruç tutmalarını emretti.” (Buhârî,Savm, 69; II, 251; Müslim, Savm, 127; I, 795)

Hz. Peygamber, Aşûre günü oruç tutmayı teşvik etti ve şöyle buyurdu:

“Aşûre günü orucunun, bir önceki yılın günahlarına keffaret olmasını Allah’tan umarım.” (Tirmizi, Savm, 48; III, 126)

Ramazan ayı ve aşûre günü

Aşûre günü oruç tutulması uygulaması, Ramazan orucunun farz kılınmasına kadar devam etti.

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere olduğu gibi size de farz kılındı.” (Bakara, 183) âyeti inince, Aşûre orucu isteğe bağlı hâle geldi.

Hz. Aişe bunu şöyle anlatıyor:

“Resûlullah (s.a.s.), Aşûre günü oruç tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, dileyen Aşûre günü oruç tuttu, dileyen tutmadı.” (Buhârî, Savm, 69; II, 250)

Aynı konuda yine Hz. Aişe’den gelen  diğer rivayet de şöyledir:

“Ramazan orucu farz kılınmadan önce (Kureyşliler) Aşûre günü oruç tutarlardı. Aşûre günü, Kâbe’nin örtüsünün değiştirildiği gündü. Allah Teâlâ Ramazan orucunu farz kılınca Resûlullah (s.a.s.), ‘Dileyen Aşûre günü oruç tutsun, tutmak istemeyen de tutmasın’ dedi.” (Ahmed, VI, 244)

Hz. Peygamber (s.a.s.) Muharrem ayının 9, 10 ve 11. günlerinde oruç tutmayı ashabına tavsiye etmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

Resûlullah (s.a.s.) Aşûre günü oruç tutunca kendisine; “Ey Allah’ın Resûlü, bu gün, Yahudilerin ve Hıristiyanların hürmet gösterdikleri bir gündür.” dediler. Bunun üzerine Resûlullah, “Gelecek yıl inşallah Muharremin dokuzuncu gününde de oruç tutacağız” dedi. Ertesi yıla ulaşamadan Resûlullah vefat etti. (Müslim, Sıyâm, 133; I, 797-798)

Peygamber Efendimiz Muharrem orucuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı, Allah’a izafetle (Allah’ın ayı denilerek) şereflendirilen Muharrem ayında  tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise, geceleyin kılınan namazdır.” (Müslim, Sıyâm, 202; I, 821)

Peygamberimiz, bir başka hadiste de, Aşûra günü’nde tutulan orucun, bir yıl önce işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olacağını müjdelemiştir. (Tirmizi,Savm, 48; III, 126) Ancak, Hz. Peygamberin bildirdiğine göre yalnızca Aşûra günü değil, Muharremin 9, 10 ve 11. günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir. (Müslim, Sıyâm, 38, I, 821)

Aşûre günü oruç tutmanın faziletine ilişkin sahih hadisler bulunmasına karşılık,  o günde hububat karışımı aş (aşûre) pişirmek, sadaka vermek, mescitleri ziyaret etmek ve kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih habere rastlanmamaktadır. (Yavuz, Yusuf  Şevki, “Aşûra”, DİA, IV, 25) Bununla birlikte, Müslüman Türklerin dinî halk geleneğinde önemli bir yer tutan aşûre, aynı zamanda Muharremin onuncu günü başlamak üzere, daha sonraki günlerde de özel merasimle pişirilip dağıtılan tatlıya isim olmuş ve sosyal dayanışmaya önemli katkılarda bulunmuştur. Çok eskiden beri devam eden aşûre aşı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilmiş, “aşûre testisi” adı verilen özel kaplarla da saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılmıştır.

Aşûre gününde meydana gelen diğer tarihi olaylar

Aşûre günü adı verilen 10 Muharrem gününde meydana geldiği rivayet edilen diğer bazı önemli olayları da kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

a. Rivayete göre, Hz. Nuh’un gemisi Tufandan kurtulup, Cûdî dağına Aşûre günü oturmuştur. Bilindiği üzere, Hz.Nuh, Allah’ın emri üzerine kendine inananları yaptığı bir gemiye bindirmiş, tufan gerçekleşince, inanmayanlar suda boğularak helak olmuşlardı. (Hûd, 25-43)

b. Hz. Ademin tövbesinin kabul edilmesi,

c. Hz. İbrahim’in, Nemrut’un ateşinden kurtulması,

d. Hz. Yakub’un oğlu Yusuf’a kavuşması,

e. Hz. Musa ve İsrail oğullarının Firavunun zulmünden kurtulmaları, 10 Muharrem (Aşûre) günü gerçekleştiği rivayet edilen olaylar arasındadır.

İslâm tarihinde 10 Muharrem

Emeviler’in ikinci hükümdarı Yezid zamanında ve Hicri 61,Miladi 680 yılı Muharrem ayının onuncu Cuma günü, Hz. Hüseyin’in şahadeti ile sona eren tarihi olay meydana gelmiştir. Ehlibeytin çok değerli bir ferdinin hayatına mâl olan bu elim olay sebebi ile 10 Muharrem, Müslümanlarca yas günü sayılmıştır.

Öncelikle şunu ifade edelim ki, Yüce Allah, insanı ruh ve beden yapısıyla en güzel bir şekilde yaratmış, (Tîn, 4) ona şan ve şeref vermiş (İsra, 70), ona ruhundan üflemiş (Hicr, 29) ve yeryüzündeki her şeyi onun hizmetine sunmuştur. (Mülk, 15)  Bütün bu özellikleriyle insan, yaratılanlar arasında en seçkin ve en değerli varlıktır. Yaratılış gayesine uygun olarak yaşayan insan, sevgi dolu, merhametli, hoş geçimli, güvenilir, içinde yaşadığı toplumla ve bütün insanlıkla barışık olandır. Bu vasıflar, kuşkusuz olgun Müslümanın da belirgin özelliklerindendir.

Hz. Peygamber’in, “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir. Mü’min ise, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir” (Tirmizi, “İman”, 12; IV, 17. Nesâî, “İman”, 8, VIII, 104-105) buyurarak, Müslümanlık ile güvenilirlik arasında bağ kurması oldukça anlamlıdır.

Temeli barış, uzlaşma ve hoşgörüye dayanan, ismini de bu anlamlara gelen “İslâm” kelimesinden alan yüce dinimiz; birliği, sevgiyi ve  kardeşliği emrederken, haksızlığı, insan hayatına, kişi dokunulmazlığına  ve insanın onur ve haysiyetine zarar verecek her şeyi de kesin bir dille yasaklamıştır. İnsanların  can, din, mal, nesil ve akıl emniyetini temin etmek, İslâm’ın temel hedeflerindendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,  haksız yere cana kıymak haram kılınmış ve bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmeye, bir hayatı kurtarmak da bütün insanlığı kurtarmaya denk tutulmuştur. (Mâide, 32)

Hz. Peygamber (s.a.s.), savaş ortamında bile, Müslümanlarla savaşmayan gayrı müslim kadınların, çocukların, yaşlıların ve ibadetle meşgul din adamlarının öldürülmesini, hatta ibadethanelerinin yıkılmasını, ağaçların kesilmesini ve hayvanların öldürülmesini yasaklamıştır. Bütün insanlığa seslendiği veda haccı hutbesinde de, Hz. Adem’in çocukları olmaları itibarıyla, insanların kardeş olduklarını; mallarının, canlarının ve kişilik haklarının dokunulmaz olduğunu ve her türlü haksız saldırıdan korunduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir.

Genel bir ilke olarak yer yüzündeki bütün canlılara merhametle yaklaşmayı öngören İslâm dini, “İnsanlara merhamet etmeyene, Allah da merhamet etmez.” (Müslim, “Fedâil”, 2319; II,1809. Tirmizî, Birr, 16; IV, 323) peygamberî  buyruğuyla da bu ilkeyi âdeta perçinlemiştir. Bütün bunlardan da açıkça anlaşılacağı üzere kime karşı işlenirse işlensin, insan hayatına yönelik  haksız davranışların onaylanması  söz konusu olamaz.

Muharrem ayı içerisinde Hz. Hüseyin gibi büyük bir şahsiyetin şehit edilmiş olması, bütün Müslümanlar için büyük bir acı olmuş ve Müslümanları derinden etkilemiştir. Bu zatın, Hz. Peygamberin sevgili torunu olması ise, bu acıyı daha da artırmaktadır. Tarihin belli bir kesitinde meydana gelen bu üzücü olayları iyi düşünmek ve bunlardan ders çıkarmak gerekir. Müslümanlara düşen görev, bu tür müessif olayların tekrarlanmasını önleyecek bir bilinç ve anlayışa sahip olmak; kardeşlik, birlik ve beraberliğimizi korumaktır.

Ehl-i Beyt

Ehlibeyt, “ev halkı”, “ev sahibi ile eşi, çocukları ve torunları” demektir.Terim anlamı ile “Hz. Peygamber(a.s.)ın ailesi ve soyu” demektir. Şii kaynaklarda genellikle “ehl-i beyt” karşılığında, “el-İtre” kelimesi kullanılır.

Kur’an’da, Hz. Peygamberin ev halkına yönelik özel açıklamalar içeren ayetler yer almaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Ey Peygamberin hanımları! Siz kadınlardan her hangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız, (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki, kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. (Güzel ve) doğru söz söyleyin. Evlerinizde oturun. Önceki Cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namaz kılın, zekât verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı (ehl-i beyti)! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 32-33)

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır.

Câbir b. Abdillah diyor ki: “Resûlullah (s.a.s.)i haccettiği yıl Arefe günü, Kusvâ adlı devesi üzerinde insanlara hitap ederken gördüm. Onun şöyle dediğini işittim: Ey insanlar! Aranızda iki şey bıraktım ki, onlara tutunduğunuz sürece asla sapkınlığa düşmezsiniz: Allah’ın Kitabı ve benim ehl-i beytim.” (Tirmizî, Menâkıb, 32; V, 662)

Şu halde ehl-i beyt; Kur’an’a ve Sünnete bağlı, bu iki kaynağı hayatına yansıtan, onların canlı birer örneği olan seçkin insanları ifade ediyor. Kısaca ehl-i beyt, sünneti ve bu bağlamda da Hz. Peygamberin hayat biçimini temsil etmektedir, diyebiliriz.

Buradan hareketle şunu ifade etmek gerekir ki, Kur’an’ın ve sünnetin getirdiği esaslara sırt çevirerek, onları hayatımızın dışına çıkararak, ehl-i beyti sevmek mümkün değildir. Zira seven kişi, sevdiğine benzemeye, onun gibi olmaya çalışır ve bunu sözleri ve davranışları ile ispat eder. Şüphesiz Hz. Peygamber (a.s.)’ ın aile halkından, ehlibeytinden birinin, hiç hak etmediği bir muameleye tâbi tutulması, şehit edilmesi, bütün Müslümanlar adına son derece üzüntü verici, acı bir olaydır. Sıradan bir insanın canına kıyılmasını bütün insanları öldürmek gibi telakki eden bir dinin mensupları, böyle seçkin bir insana haksız  yere kıyılmasını tabi ki telin eder. Böyle üzücü olayların yeniden meydana gelmemesi için ne gerekiyorsa onu yapmayı temel görevleri arasında görür.

Ancak şu noktayı asla gözden kaçırmamalıyız:

Hz. Hüseyin’e reva görülen bu muamele, ne kadar haksız ve ne kadar üzücü olursa olsun, Müslümanlar arasında ayrılık ve husumet sebebi olmamalıdır. Tarihin belli döneminde gerçekleşen bu üzücü olayı, gene tarihin hakemliğine emanet etmek ve duygulardan çok aklı hâkim kılmak gerekir. Zira günümüzde Müslümanların, her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu inkâr edilemez.

Kerbelâ olayının hatırasını yâd etme gerekçesi ile yas günü olarak algılanan 10 Muharremde sergilenen etkinliklerde, bazı Şii Müslümanlar, “kendi kendine işkence” denebilecek uygulamalar sergilemektedirler. Halbuki bu tür uygulamalar İslâm’a aykırıdır. Yas tutmanın da bir ölçüsü vardır ve bu ölçüyü Hz. Peygamber (s.a.s.) belirlemiştir. İslâm’dan önce Cahiliye Arapları, ölen kimse için aşırı derece yas tutar, ölünün yakınları avazı çıktığı kadar bağırır, eşi kendini eve hapseder, yıkanmazdı. Hatta profesyonel ağlayıcılar da tutarlardı. Resûlullah bu geleneği, şu hadisi ile ortadan kaldırmıştır:

Yüzüne vurarak, yakasını yırtarak, cahiliye âdetlerini sürdüren bizden değildir.” (Buhârî, Cenaiz, 36; II, 82)

Muharrem ayı, tarih boyunca insanlık için dönüm noktaları sayılabilecek önemli olayların yer aldığı bir aydır. İslâm’dan önceki semavi dinlerce de değerli bir zaman dilimi olarak kabul edilmiştir. İslâm tarihi açısından da önem arz eden bu ayda Hz. Peygamber (s.a.s), özellikle bu ayın “Aşûre günü” diye adlandırılan onuncu gününde oruç tutmayı tavsiye etmiştir.

Muharrem ayına, Osmanlılar döneminde de ayrı bir önem verilmiştir. Bu ay dolayısıyla şairlerin yazdığı ve “Muharremiye” adı verilen manzum şiirlerin sayısı oldukça kabarıktır. Ayrıca, yeni yılın başlangıcı olması sebebiyle, bu ayda devlet erkânı, padişahın, huzuruna çıkarak yeni yılı tebrik ettiği ve padişahın “Muharremiye”  denilen hediyeler dağıttığı nakledilmektedir.

Sonuç

Muharrem ayı, İslâm kültür tarihinde önemli yeri olan bir zaman dilimini temsil etmektedir. Bu ayın önemi, içinde meydana gelmiş olan önemli olaylardan kaynaklanmaktadır. İslâm tarihinin en üzücü olaylarından biri olan Kerbela olayı da bu ayda gerçekleşmiştir. Bütün Müslümanları üzen bu tarihi olay, tarihin hakemliğine bırakılmalı, müminler arasında soğukluğun ve kırgınlığın sebebi kılınmamalıdır. Bütün Müslümanlara düşen görev, tarihin güzelliklerini, yaşadığımız dönemin şartları içinde yeniden yaşamaya gayret göstermek, yanlış ve üzücü örneklerden ibret alarak, onların tekrar yaşanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaktır.

Bu haber tarihinde eklenmiştir.

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.