Medya ne kadar özgür olmalı?


Mustafa Kaykal

Mustafa Kaykal

01 Ocak 2017, 22:06

Son bir kaç senedir basın tarihi açısından ilginç bir süreç yaşanıyor ülkemizde. İktidar-medya ilişkileri dünyanın her yerinde sorunludur. En gelişmiş demokrasilerden, krallık ve tek adamlıklara kadar her rejimin karın ağrısı konusudur basın özgürlüğü. Biz de bu konu hiçbir zaman ifade özgürlüğü düzleminde tartışılmadı maalesef. Muktedirler gücü kullanmaya başladıklarında basını hedef yapıyor, basın da onları... Kan davası gibi sürüp gidiyor bu ilişki. Orta yol arayan yok. İktidarlar, alternatif söz söyleyeni, yazanı-çizeni, yazarı, gazeteciyi pek sevmiyor.

Sabahattin Ali'nin bir faili meçhule kurban gitmesinden, daha dün Ahmet Şık'ın gözaltına alınması, Can Dündar'ların tutuklanmasına kadar yüzlerce örnek verilebilir. Bir de maalesef, kamu adına yaptıkları muhalefet ve gazetecilikleri nedeniyle hedef olan, canlarıyla bedel ödeyen  Uğur Mumcu'lar, Abdi İpekçiler var...
Şartlar bugün de gazetecilerin aleyhine. Bazı rakamlara göre 148 bazılarına göre 170'in üstünde gazeteci-yazar tutuklu. 'Dün alınanlar cemaat medyası' diye kenarda el oğuşturan gazetecilerin de gözaltı, tutuklama yaşadığı bir döngü var ortada. Rahatsızlık veren gidiyor anlaşılan.

Bir tarafta da etik tartışma var. Örneğin cemaat medyasının Ergenekon, Balyoz gibi hassas dava süreçlerindeki iştahı, yayıncılığı tartışılıyor. Aynı düzlemde, bugün örneğin eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ile ilgili kalemini keskin bir kılıç gibi kullanan 'pelikan gazeteciliği' pek sorgulanmıyor. İktidarın herşeyini doğru gibi gören sunan-bazı çevrelerin biatçı-havuz vb. isimler taktığı medyanın, gazetecilik sınırlarının ne olması gerektiği üzerine de kafa yorulmuyor.  Tutuklanan cemaatçi veya Cumhuriyetçi olunca kötü, başkası olursa bir düşünelim ikircikli tavrı da tartışmalı.

Belki bunları topyekün reddetmeli. Gerçekten ifade ve basın hürriyetini gelişmiş demokrasilerdeki dokunulmazlığıyla içimize sindirmeliyiz. Tabi medya özgürlüğü meselesini ilk önce medya kendi içinde çözmeli. Olağanüstü dönemlerde bu olmuyor. Ancak normalleşme dediğimiz, ileri demokrasi dediğimiz her yeni sürecin olmazsa olmazı basın özgürlüğü.

Anayasamızın 27. maddesi 'basın hürdür, sansür edilemez' diyor. Muhalif medya kanalları ve gazeteler için bu hüküm epey bir zamandır askıda. Merhum Turgut Özal ve Süleyman Demirel gibi liderlerin kendi karikatürlerinden en ağır politik eleştirilere kadar gösterdiği sabrı artık iktidar ve muhalefet  liderleri göstermiyor.

Gelelim yapılan yanlışlıklara. Münhasır olarak Basın Kanunu gibi bir düzenleme varken gazetecilerin terör örgütü, örgüt üyeliği veya darbecilikle suçlanıp tutuklu yargılanması doğru değil. Fikir ve ifade özgürlüğü merkeze alınacaksa, bu tutuklama ve yargılamalar Türkiye'nin dünya özgürlükler liginde puan kaybetmesinden başka bir işe yaramıyor. Yine basın eliyle  kamu denetiminin ortadan kaldırılması ilk etapta iktidarların işine gelse de, siyasi ve toplumsal körlük oluşturuyor. Sizi sürekli alkışlayan, kalemini tenkit için bir kez olsun çalıştıramayan medyadan birşey öğrenmeniz de mümkün değil. O zaman hataların en büyüğü yapılsa da görülmez. Konjonktürel doğrular günü kurtarır belki ama gerçek bir demokrasi olamayız. 
Üstelik açık kaynak basın iletişim araçlarının susturulması, hep alternatif kanalları çoğaltıp büyütüyor. Bugün twitter, youtube, facebook, instagram gibi kanallarda her birey kendi başına yayıncı hükmünde. Yanıbaşımızda Arap Baharı, bizde Gezi Olayları'nda bütün kanallar kapatıldığında sosyal medyanın sınır aşacak şekilde yüzbinleri biraraya getirebildiğini, hatta sokaklara dökebildiğine şahit olduk. Nasıl manipüle edilebildiğine de... Toplumsal muhalefeti şiddete sevk etmek isteyenler için belki bu manzaralar aranan fırsatlardır. Ama bizim gibi doğu-batı medeniyetleri arasında köprü olan bir ülkede, bu yollara kapı aralayacak yasakçılık doğru değil. Çünkü bu toplumsal problemleri çoğaltmaktan başka bir işe yaramıyor.

Olayın bir de engellenemeyen bireysel yayıncılık yönü var demiştik. Ki bu teknolojik altyapı ve ortamda bu yayınları durdurmak artık neredeyse imkansız. Örneğin bir kaç haftadır tartıştılan Suriye'deki askerlerimizin haince şehit edilmesi ile ilgili gerçek bilgiler gazeteciler eliyle yazılıp çizilmeyince, olay sosyal medyada takım taraftarları psikolojisi ile ya propaganda ya da karaproganda seviyesinde konuşuluyor. Bu da demokrasinin veya milli menfaatlerin lehine değil.

Bizde hep tartışılan birşey vardır. O da şu ki, batıda bir terör hadisesi olduğunda onun şiddet içeren yanları (görüntü, fotoğraf vs) yayınlanmazken, bizde bu hiç sınır tanımadan yayın yapılıyor. Otosansür yok yani. Bunun cezası ve yaptırımı basın kanununda var oysa. Yayın durdurma, para cezası vb. Bunun yerine tutuklama kararı vermek hukuki tabiriyle silahların eşitliği ilkesine aykırı. Gazeteci dernek ve sendikalarının ve yayın kuruluşlarının yayın ilklerinin en yaygın maddeleri arasında da etik kurallar konulmuş. Ancak görünen o ki, ne gazeteciler etik kurallara, ne hukuk ve iktidarlar kanunlara riayet ediyor. Siz olayı tamamen yasakladığınızda bu gündemden düşmüyor. Tam tersine aleyhinize en güçlü muhalefet argümanı haline geliyor. Yani yasaklamak çözüm değil.

Gazeteciler açısından olayın tatsız bir başka yanı ise mal varlıklarına el konulan gazeteciler, gazeteler meselesi. Özellikle 'Fetö' soruşturmaları sonrasında bu yaptırım uygulandı. Mala el koyma düzenlemelerini ve yapılan yanlışları önceden sıralamıştık bu köşede. Belki sadece şunu hatırlatmakta fayda var. Zaten hapiste ya da yargılama aşamasında olan gazetecilerin maddi kazanımlarını 'terör finansı' gibi algılamak ya da bu faraziye ile kararlar almak, hukuki değil; demokratik bir uygulama ve yaklaşım değil.

Sonuçta anayasa ve yasalar çerçevesinde kurulmuş ve işletilmiş kurumlarda çalışmış bu kişilerin mal ve edinimleri, anayasal güvence altındadır. Kurumların ya da kişilerin günahı bölüştürülüp çoğaltılamayacağına göre, bu hususa azami dikkat edilmeli. Şahin Alpay yılların gazeteci ve yazarıdır. Mal varlıklarına el koyma kararından sonra mağduriyetinin ciddiyeti bir gazeteye yansıdı. Ailesi perişan...

Gazeteciyi fikrinden dolayı cezalandırmak, hapse atmak yeterince ceza değilmiş gibi, geride bıraktıkları eş-çocuklarına da benzer bir ceza anlamına gelecek bu tasarruflar, ifade özgürlüğü ötesinde ihlaller yaşandığını gösterir. Bu kararı alanlar, artık mülkiyet edinme, hatta yaşama hakkının ihlaliline kadar bir dizi anayasal güvenceyi yok ettiğinin farkına vararak bu tartışmaları da göğüslemek zorunda. Bu alanda atılan her adım Avrupa Birliği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Venedik Komisyonu, ABD gibi kurum ve ülkelerin yakından takip ediliyor. Evrensel kriterler açısından notumuz düşmeye devam ediyor.

Bırakalım bütün herşeyi bir kenara, gerçekten kamu denetimi, ifade özgürlüğü yaşasın, demokratik bir ülke olalım istemiyor muyuz? Öyleyse sorun yok, diyecek söz de. Ama değilse, bugün ülkeyi normalleştirmeye basın ve ifade özgürlüğü alanlarından başlamamız gerektiğini söylemek zorundayız. Tutuklu gazetecilerle, kapatılan yayın kuruluşları ile gerçekler gizlenemez. Toplum bunu er ya da geç öğrenir... Önemli olan bunu kuralları içinde işletmek ve demokrasi ile yaşatmaktır...
Medya önce kendi içinde demokrasiyi özümsemeli....Bu köşe yazısı 01 Ocak 2017, 22:06 tarihinde ve saatinde eklenmiştir.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
feyzi - 8 ay önce
agzına saglık çok dogru sözler tebrik ederim