Türkiye’deki başkanlık sorunları (5)


Mustafa Kaykal

Mustafa Kaykal

27 Mart 2017, 07:26

tSonuç
Türkiye’de siyasal kültür ve demokrasi ilişkisine baktığımızda ilk dikkati çeken toplumsal sermaye unsurlarında görülen zafiyettir. Kişilerarası güven ortaklıkları kurmak ve dolayısıyla dernekleşme ve kurulmuş olan gönüllü kuruluşların çalışmasını kolaylaştırmaktan uzaktır. Tabana yayılmış bir dernekleşme olgusunun yokluğunu saptamak şaşırtıcı olmamalıdır. Toplumsal hoşgörünün de oldukça kıt bir kaynak olarak görülmesi, sivil toplumun gelişmesini de; demokraside olması gereken aykırılıklara ve muhalefete hoşgörüyü de güçlendirici bir içerikten yoksundur. Bu ortamda ırkçılık, yabancı düşmanlığı, aykırı veya farklı olanı dışlama ve hatta horlama gibi olgulara sık rastlanması doğaldır. Bu tür ortamlar otoriter sağ siyasal kuruluşların gelişmesi için mümbit toplumsal koşullar üretirler. Demokrasinin istikrar kazanma ve pekişme uğraşı, ortamların da otoriter akımların etkisiyle zora girmesi rizikosu bu tür zihniyet ortamı veya iklimlerinde fazladır.
Türkiye’de altmış yılı aşkın süredir devam eden çok partili hayat seçmenin seçimlere katılmasını kurumsallaştırmışa benzemektedir. Seçmen tercihleriyle 1950’de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nin yerine Demokrat Parti (DP)’nin iktidara geldiği, 1965 seçimlerinde Adalet Partisi (AP)’nin, nisbi temsil uygulamalarına karşın, Meclis çoğunluğunu elde ettiği görülmüştür.  1983 seçimlerini de Cumhurbaşkanı General Kenan Evren’in açıklamalarına karşın Anavatan Partisi (ANAP)’nin kazandığı ve nihayet 2007’de Genelkurmay Başkanlığı’nın açıklamalarına karşın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin seçimin galibi olduğu bilinmektedir. Nitekim siyasal etkinlik duygusunun seçmende gelişmiş bulunduğunu saptamış olmamızın bu gelişmelerle bir ilgisi olmalıdır.  Seçmenin gerek siyasete olan ilgisinin, gerek genel seçimden hemen önce seçimlere duyduğu ilgi ve katılma eğiliminin de demokrasinin işlemesini kolaylaştıracak bir içerikte olduğu görülmektedir.
Olağan siyasal katılmanın oy verme dışında kalan uygulamalarında seçmenin katılımının yoğun olduğunu söylemek doğru değildir. Seçim kampanyalarına katılma, daha ziyade izlemek biçiminde de olsa görece olarak diğer etkinliklere göre yüksektir. Ortaklaşa sorunlara çözüm bulmak için görüşme – tartışmanın da sorun oluşturmayacak bir yoğunlukta ortaya çıktığı görülmektedir. Ancak, kamu görevlileri ve siyasal otoritelerle temas konusunda fazla bir katılma etkinliğine rastlanmamaktadır. Ancak, burada temasın toplulukları temsilen aracılık yapan partili partisiz kimselerce yürütülme olanağı olduğu düşünülecek olursa, temas etkinliğini yapan az kimse olmakla birlikte bundan etkilenen geniş bir kitlenin bulunduğu düşünülebilir. Eğitim düzeyinin büyük bir seçmen çoğunluğu için ilköğretim aşamasında olması nedeniyle Milletvekili’ne duygularını yazılı olarak, mektup, faks veya e-posta ile iletmesini beklememek gerekir. Temasların çoğu yüz yüze ve sözel olarak yapılmakta, yazılı temasların etkinlikten uzak olacağı ve hatta seçmenin aleyhine kamu görevlileri veya Milletvekilleri tarafından kullanılacağından çekinilmesi de söz konusudur. Dolayısıyla, Ankara’ya yolculuk etmeyi gerektiren, Milletvekilleri ile veya merkezi hükümetle görüşme girişimleri ancak buna kaynak ayırabilecek, o güdüye sahip olan, ağzı laf yapan ve muhtemelen Hükümet üyeleri ve Milletvekili’nin şahsen tanıyabileceği kimselerce yapılmaktadır. 
Olağandışı siyasal katılma ise özellikle sorunlu yıllar olan 1990’larda belirgin bir yoğunluğa ulaşmış ve 2002’ye kadar bu yoğunlukta sürmüştür. 2007 genel seçimleri öncesindeyse bir miktar azalmış olmasına karşın Türkiye’deki protesto potansiyeli pekişmiş demokrasilerden büyük ölçüde farklılık içermemektedir. 
Burada belirtmek isteyeceğimiz son husus başta Milletvekilleri olmak üzere temsili demokrasinin aktörleri ve kurumlarına olan güvenin oldukça düşük düzeyde kalmasıdır. Bu derecede güven duyulmayan aktör ve kurumların yoğun desteğe, özellikle bir iyi niyet rezervuarına dayalı olan yaygın desteğe (diffuse support) mazhar olması pek mümkün değildir. Oysa siyasal rejimler zorda kaldıklarında özgül destek (specific support) üretmekte de zorlanırlar. Özgül destek daha çok bir değiş – tokuş ilişkisidir. Seçmenin siyasal rejimden gördüğü yarara karşı onu desteklemesine dayanır. Bunalım ortamlarında sağlanan destek azalacağından temsili demokrasinin siyasal, ekonomik, doğal v.b. afetleri göğüsleyebilmesi sadece seçmene yarar üretmesine değil, aynı zamanda temsili demokrasinin bizatihi içeriği itibarıyla iyi bir yönetim biçimi olduğuna dair inancın yaygın olmasına bağlıdır. Yaygın destek ile de kastedilen budur. Temsili demokrasinin aktörlerine güven duymayan seçmenin onun işlemesi konusunda da derin bir inanca ve itimada sahip olmayacak, onun zor anlarında gereksinim duyacağı desteği vermekte cömert davranmayacaktır.  Temsili demokrasinin kendisine yaygın destek üretmekte başarılı olamaması pekişmesini ve istikrar içinde çalışmasını da zora sokabilecektir.
Türkiye’de seçmen temsili demokrasinin seçime ilişkin özelliklerini hem kavramış, hem de benimsemiş gibi görünmektedir. Gerek oy verme, gerek seçim kampanyasına katılma konusunda sorunsuz olarak işlevsel davranmaktadır. Siyasal otoritelere sorunlarını yansıtma konusunda pek etkili gibi görünmese de, özellikle ortak sorunlarını görüşmek ve tartışmaktan geri de durmamaktadır. Bununla birlikte temsili demokrasinin kurum ve aktörlerine olan güveni henüz sağlam bir zemine oturmamış bir görüntü vermektedir. Çok uzun bir dönemde sürekli hale gelen yararlanma ve onun beslediği özgül destek bir anlamda temsili demokrasinin kurum ve aktörlerine yaygın desteğe dönüşebilirse de, buna bel bağlamayıp gerekli toplumsallaştırma araçlarını da kullanarak bu konuya eğilmek Türkiye’de demokrasinin pekişmesi için elzemdir.
Nihayet, toplumsal sermayenin kıtlığını giderecek önlemlerin de aynı tür yaklaşımlarla ele alınması sivil toplumun gelişmesini, demokrasiyi aşındıracak eğilim ve tutumları ortadan kaldırmakta etken olacaktır. Aksi takdirde, gerek güvensizlik, gerek hoşgörüsüzlük ile beslenen bir yabancı düşmanlığı ve şovenlik ortamının daha da gelişmesi Türkiye’yi demokrasiden çok otoriter bir geleceğe doğru taşıma rizikosunu da beraberinde getirmektedir. Geç sanayileşen toplumlarda oldukça sık rastlanan bu eğilimin Türkiye’de de aynen yaşanması için bir neden yoktur. Bunun için gerekli hoşgörüyü, toplumsallaştırmayı ve cezalandırmayı sistemli olarak kullanan politikalar oluşturup hayata geçirmek elzemdir. Aksi halde, Türkiye’nin kültüründeki toplumsal sermaye eksikliği temsili demokraside de ciddi sıkıntılara yol açacak gibi görünmektedir.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.